Bir buçuk ay önce Galatasay Üniversitesi'nden Tolga Çevikel Türkiye'deki politik bloglar hakkında yaptığı doktora projesi için benimle bir röportaj talep etmişti. Açıkcası Türkiye'de yorum blogları üstüne bu tarz bir araştırmanın yapılmasına çok sevinmiştim. Tolga'nın röportaj teklifini seve seve kabul ettim. 26 Mart 2008'de Beyoğlu Cafe İst'te gayet rahat ve samimi bir ortamda yapılan röportajın tam metni bugün elime ulaştı.
Bu arada hatırlatmakta yarar var. Bu röportaj sadece Çağatayca ile sınırlı değildi. Türkiye'deki bir çok politik yazılar yazan blogla röportajlar yaptı Tolga Çevikel. Röportajını yayımlayan Pakvizyon'a da bir bakmakta yarar var.
Akademik bir çalışmanın içinde "veri" değeri taşıyan bu röportaj deşifresi, zaman zaman sizler tarafından bana sorulan bir çok soruya da ışık tutuyor. Bu bağlamda kendimi ifade etmek adına değerli bir röportajdır bu benim için. O yüzden sitede de yayınlamayı uygun buldum.
26.03.2008
Mart 2007’de yazmaya başladın Çağatayca’yı, değil mi?
20 Mart 2007’de başladım tam olarak. 109 yazım var, çoğu makale bunların; gündem hakkında, Türkiye hakkında, kimi zaman uluslararası mevzular hakkında. Bunun yanında sayıları çok az olmakla birlikte kendimle ilgili şeyler de var.
İlk blogun muydu bu?
Evet, ama blogumun başlangıç ismi keep-clubbin (keep clubbin'in salonu) idi. Ekşi Sözlük yazarıyım, oradaki nick’im bu benim. Sözlük’te bir aylık ‘kafa izni’ denilen bir uygulama var, hesabınızı donduruyorsunuz. Ben de bir kafa iznimde blog yazmaya başlayayım dedim, bakalım ne oluyor? O bir ay yazdım bloga. Yazdıklarımın birkaç kişi tarafından da olsa ciddiye alındığını görüp, yorumlar yazıldığını fark edince, işi daha ciddiye aldım ve daha fazla yazmaya başladım. İş, benim başlangıçta öngördüğümden daha ciddi hale gelince, keep-clubbin ismi sitenin ciddiyetini taşımamaya başladı. Ben de kendi ismimle ilgili, cagatayca.com’u satın aldım.
Yazmaya başlamadan önce blogları takip ediyor muydun?
Evet, Türkçe olanları. Gazetelerden, televizyonlardan farklı bir şeyler bulmak istediğimde, bloglar son derece keyifli oluyor. Hem farklı bakış açıları sunuyorlar, hem yeni insanlarla tanışmanızı sağlıyorlar. Oradaki insanlar, blog yazarları ulaşılamaz kimseler değiller, sizinle sohbet ediyorlar.
Ne kadar sıklıkla yazıyorsun blogunda, seni yazmaya iten ne oluyor?
Bu iş, tamamen gönüllülük esasına dayalı. Gündelik hayatınızdaki terslikler, sıkıntılar yazma sıklığınızı etkileyebiliyor. Benim mesela geçen ay, son derece kişisel nedenlerden ötürü, bir aylık bir boşluğum oldu. Ama normalde, en fazla üç günlük aralarla yazıyorum, gündemi takip ederek, neler olup bittiğine bakarak. Eğer gündem biraz karmaşıksa şimdiki gibi (Ergenekon vs.) biraz daha bekliyorum, bakalım neler çıkacak diye. Gündemi neticede gazetelerden ve televizyondan takip ediyorum. Kısıtlı bilgi geliyor en başta, hemen o bilgiye göre yazmak doğru gelmiyor bana, çok başka şeyler de çıkabiliyor sonra.
Blog yazmak ne kadar vaktini alıyor?
Bir yazıya en az iki saatimi veriyorum. Araştırmayı yapmak, fotoğrafları bulmak vs. dâhil. Ama bazı yazıların ön araştırması da oluyor, o zaman daha fazla. Uzun yazıyorum ben daha çok, bu kişisel bir tercih. Kısa yazılır bloglar genelde, hatta kısa yazarsanız daha çok okunursunuz. Ama bu, blogları köşe yazılarından ayıran en güzel özelliklerden birisi bence. İstediğiniz kadar yazıyorsunuz; yazı işleri müdürünüz, 7 bin vuruş yapmışsın, 5 bine düşür demiyor size. Konuyla gerçekten ilgilenen, bilgi sahip olmak isteyenler var, zaten zamanla kemikleşen bir okuyucu kitleniz oluyor. Uzun yazdığım için hiç eleştirilmedim.
Blogunu takip edenleri ‘okuyucularım’ olarak tanımlıyorsun, değil mi?
Evet, okuyucularım benim onlar. Beni en fazla motive eden de onlar zaten.
Okuyucularınla ilişkilerin ne yollarla kuruluyor daha çok?
Bloglar sayesinde yakın arkadaş olduğum insanlar var. Birçok yeni arkadaşım oldu. Bir de üniversiteye hazırlanan birçok insanla temasım oldu. İletişim fakülteleriyle ilgili bir yazım var benim, ‘yol yakınken vazgeçin’ diye bitiyor, liselilerden o yazıyla ilgili çok geri dönüş oluyor.
Yazılarına gelen yorumlara pek fazla müdahil olmuyorsun?
Yorum kısmında, okuyucuların kendi aralarında tartışma döndürmesi çok keyifli, o benim daha çok hoşuma gidiyor. Ben zaten söyleyeceğimi yazıda söylemiş oluyorum. Ama tabii bu katı bir kural değil. İlk zamanlarda ben de her seferinde yazardım.
Blogunu kaç kişi takip ediyor ortalama? Bu sayıyı arttırmak için bir çaba gösteriyor musun?
Yazılarımı mail yoluyla şimdilik 30 kişi takip ediyor. Rss readerlardan da bir çok kişi takip ediyor. İnsan, okuyucu sayısının artmasını tabii ki istiyor. Ama blog, tarzını oluşturduktan sonra kendi okuyucusunu da yaratıyor. Ben artık kendim hakkında ya da eğlencelik birtakım şeyler çok fazla yazmıyorum. Başlangıçta yapardım bunu tek tük, şimdi onu talep eden bir kitle yok artık. Sayıyı arttırmak için, Sözlük’ten yararlanıyorum bazen. Sözlük’te, blogumda yazdığım konuya yakın başlıklara, blogdaki yazımın linkini veriyorum. Oradan çok geri dönüş oluyor, bir gecede 300 kişi gelip yazımı okuyabiliyor.
Mesafeli durduğun, hiç bulaşmayacağın konular var mı blogunda?
Hayır, gizli saklı bir şey yapmıyorum ki. İsmim soyadım var, Google’dan aranınca dahili numarama kadar bulunabilirim. En başta yaptığım gibi tırnak içinde bir rumuz altına saklanmak, işin ciddiyetini bozan bir şey. Yazdıklarımı sahiplenmem lazım benim, imzam olmalı. Yazdıklarım TCK’ya uygun, kuralları biliyorum.
Yazarken nelere dikkat ediyorsun?
Gazetecilikte bize öğretilen, tarafsız haberin olmadığı. Benim söylemlerimin de elbette bir tarafı var, ama ben meselelere olabildiğince iki taraftan bakmaya çalışırım, bir tarafın sözcülüğünü yapmam. Bakın olayın bir de bu yönü var demeye çalışırım. Türbanla ilgili bir yazım var mesela. AKP’ye karşısınız, türban yasağına da karşısınız, türban özelinde türbana karşısınız, bunun oy toplama aracı olduğundan da bahsediyorsunuz. Tüm bunları birlikte verdiğiniz zaman, insanlarda bir soru işareti uyandırabiliyorsunuz.
Senin bloguna yorum yazanlar, genellikle diğer blog yazarları mı?
Hayır, hatta tam tersini söyleyebilirim. Blog yazarları, bence çok az blog okuyorlar. Bu, yorgunluktan kaynaklanıyor olabilir. Ben de kendimi bu durumda bulabiliyorum bazen. Gerçek blog okuyucuları, blog yazmayanlar ama, bundan eminim.
Benzer konularda yazan ya da benzer politik eğilimlere sahip blogları, bir cemaat olarak düşünmek mümkün mü sence?
Keşke öyle olsa. Türkiye’de bu blogosfer denilen şey, henüz oturmadı. Kişisel bloglar çok daha popüler, ufak da olsa para kazananlar da onlar. 2 bin, 3 bin tekil ziyaretçiye ulaşanlar var. Okumak Türkiye için lüks, gazete bile okumuyoruz. Benim blog sloganım da bu o yüzden: Ne olur günlük gazete okuyun. En azından böyle bir cemaat varsa bile, ben onun içinde değilim şu an.
Türkiye medyasının en önemli sorunları neler sence?
Elbette çok sorunlu bir alandan bahsediyoruz. Çalışanlar için hiçbir güvencenin olmadığı bir alan. Stajyerliğin korkunç bir şekilde, bir iş görme aracı olarak kullanıldığı bir alan. CNN Turk’te 2002’de, yaklaşık 200 tane stajyer, giderleri 200 dolar olduğu için işten çıkarıldı. Ünsal Oskay’ın bir lafı vardı; “biz size pis bir denizde yüzmeyi öğretmeye çalışıyoruz” demişti ve özür dilemişti. Çok fazla pislik var. 2 yıl boyunca hiç para almadan çalışan arkadaşlarım vardı, hala değişen pek fazla bir şey yok. Radikal mesela, demokratik bir gazete olarak görünebilir. Ama 40 çalışanını bir anda işten atabiliyor bu gazete. İsmet Berkan iyi bir insan olabilir ama neticede bir kartelin gazetesidir Radikal. Sonuçta ortada büyük paralar dönüyor, siz de o paraya bağımlısınız. Perihan Mağden sivri dilli yazıyor ama kendi çıkarlarına en ufak zarar geldiğini düşünürlerse, kapı dışarı ederler onu da. Bu kadar basit.
Bloglar, nasıl açılımlar sağlayabilir sence?
Özgür medya diye bir şey çıkacaksa buradan çıkacak. Bağımsızsınız, sadece otokontrolünüz işliyor. Bir yazı işleri müdürünüz yok mesela. Türkiye’de ama bu işin biraz daha öğrenilmesi gerekiyor. Amerika’da mesela gerçek bir blogosfer var, kaybolursunuz içinde. İnanılmaz radikal söylemler; satanist bloglar, ciddi faşist bloglar var. Bunlar engellenmiyor ama hiçbir şekilde. Bizde Wordpress’in kapatılma nedenini biliyorsunuz, Adnan Hoca yüzünden koskoca Wordpress camiası sonlandırıldı. Orada ise insanlar, bunu düzenli olarak, aksatmadan blog yazıyorlar, siz de istediğiniz bilgiye anında ulaşabiliyorsunuz. Türkiye’de ise bu iş, genel anlamda hobi aşamasında. Ama burası yeni bir medya ve ileride değere binecek. Değer verildiğini, hükümetlerin engellemesiyle karşılaşmaya başlamalarından anlıyoruz. Ben endişeleniyorum mesela, Blogspot da engellenir mi diye. Çünkü bir anda yazılarınız gidecek. Elbette girmenin başka yolları var tabii ama, bu tarz teknik bilgilere herkes sahip değil ne yazık ki.
1970’lerde bir bildiri dağıtmak için, geceleri gençler dışarı çıkarlardı, yakalanırlardı, işkence görürlerdi. Biz ise şimdi bir tıkla dünyaya istediklerimizi yayabiliyoruz. İnsanlar bunun ciddiyetinde değil henüz, bloglarını arkadaşlarına yazdıklarını zannediyorlar. Yok böyle bir şey, Atlanta’daki adama da yazıyorsun aslında. Bu nimetin farkında değiliz Türkiye’de. Belki ironik ama İran ve Çin, şu anda blog konusunda en yukarıdalar, bunlar en fazla denetimin yapıldığı, baskının uygulandığı ülkeler bunlar. ABD’de de çok ciddi bloglar var, bu bloglardan çok ciddi paralar kazanılıyor. Bloglar sadece yazılı da değil artık, podcast’ler var, videoblog’lar var. Bir arkadaşımla videoblog projemiz var; her hafta bir konuk alalım, kaydedelim, isteyenler görüntülü olarak konuşulanlara katılabilsinler istiyoruz. Ekşi Sözlük’ün radyosunda, pazarları program yapıyoruz üç arkadaşımla, onların kayıtlarını alıyoruz ve yayınlıyoruz. Şu ana kadar blogumdaki üç programın download edilme sayısı 300’ü geçti.
Tek tıkla, tüm dünyaya istediğiniz her şeyi gönderebiliyorsunuz. Bu, çok ciddiye alınacak bir şey. İstedikleri şeyleri söyleyebilmek için bu ülkede bir sürü insan öldü. Üstelik bir sokak ötesine bile söyleyemeden. Şimdi bu imkân varken, bizim, gençlerin bunu sonuna kadar kullanmamız lâzım. Korkunç bir tüketim toplumuyuz zaten, her şeyi tüketmemiz isteniyor bizden. Bari şurada bir sayfa bir şey üretin. İnternet, Facebook’tan, Ekşi Sözlük’ten ibaret değil ki. İnterneti tüm gücünüzle kullandığınız zaman, sizden güçlüsü yok. Kendi evinizden tüm dünyaya televizyon yayını bile yapabilirsiniz. Bu gücün farkına varmıyoruz, farkına varanlar ise hükümetler. O yüzden Youtube’a kısıtlama getiriyorlar, bunu boşuna yapmıyorlar, bunun bir güç olduğunun, iyi kullanıldığı zaman insanları etkileyebileceğinin farkındalar.
Blogları, tırnak içinde sıradan insanların yazması, ne getiriyor, ne götürüyor sence?
Bence, öncelikle samimiyeti sağlıyor bu. Kapı komşunuzun ne düşündüğünü anlamaya başlıyorsunuz, sizden birisinin ne düşündüğünü yani. Uzmanlık meselesi tartışılabilir tabii. Gündem hakkında yazanlar, uzmanlaşmadan yazarlarsa zaten iş komik bir hal alır. Ben bazı yazılarımı birkaç gün, hatta bir hafta araştırma yaptıktan sonra yazıyorum. Bunu tabii aslında herkes yapabilir. Benim farkım nedir? Haber yazmayı biliyorum, onu eğitimini aldım. Gazetelerde yazılanlara genel yaklaşım Türkiye’de, “ya oradan yazması kolay tabii” şeklindedir. Yanı başınızdan birisi yazdığı zaman ise, belki söylediklerini kabul etmezsiniz ama bir soru işareti oluşabilir kafanızda. Benim yazdıklarım, insanları yönlendirmek gayesinde olan şeyler değil, insanların kafasında bir soru işareti oluşturabileyim yeter bana.
Milliyet gazetesinin blog sayfasını takip ediyor musun?
Birkaç defa baktım ve beğenmedim. Elbette iyi şeyler olabilir aralarında. Milliyet ambleminin altında blog yazmak, bana o gerçek bağımsızlık duygusunu vermiyor. Çünkü siz oraya girdiğinizde, Milliyet’e tırnak içinde para kazandırıyorsunuz, ona hizmet ediyorsunuz. Bu, kişisel bir tercihtir tabii ki. İnsanlarda ‘Milliyet’te yazıyorum’ hissi uyanıyor olabilir. Gerçek blogger’lıkla bunu bağdaştıramıyorum ben ama.
Perşembe, Mayıs 15, 2008
Çağatayca Röportajı
Çarşamba, Mayıs 14, 2008
Eyvah! Kanal Türk Satılmış!
Ulusalcı kesimin medya kalesi olarak lanse edilen "Kanal Türk" sonunda satıldı. Kanalın satılması ile tartışmalar da başladı. Radikal ismine yakışır bir manşet attı, "www.bizkaclirayiz.com.tr" manşeti sert ve bir o kadar da iğneleyiciydi. Gönül ister ki radikal gazetesi bu tutumu, bu sert duruşu diğer pek çok konuda da gösterebilsin. Ama biliyoruz ki radikal dediğimiz gazete de nihayetinde bir kartel gazetesi. Allah'tan içinde bir kaç iyi köşe yazarı var da, takip edebiliyoruz.
"Biz Kaç Kişiyiz?" oluşumunun üyeleri bu son gelişme karşısında doğal olarak veryansın ettiler. Tuncay Özkan'da kendisini savundu. Geçen akşam Kanal Türk ana haberde İsmet Berkan'a ağıza alınmayacak hakaretler etti, ithamlarda bulundu. Bu lafları dillendirmek değil niyetim. Açıkcası Tuncay Özkan'dan da çok farklı bir üslup beklemezdim. Kanal Türk'ün borç batağında olduğu, çalışanların paralarını aylardır alamadığını söyledi durdu. Çalışanların büyük bir özveri ile çalıştığını, çalışanlarını doyurmak için kanalı sattığını belirtti. Burada bir parantez açmak gerekiyor. Medyada çok da kısa sayılmayacak bir süre karın tokluğuna çalışmış birisi olarak, Kanal Türk içinde çalışan arkadaşları olan birisi olarak söyleyebilirim ki, para kazanabileceği başka bir televizyon bulan kişiler Kanal Türk'ten ayrılalı çok oluyor. Medyada iş bulmak ne yazık ki öyle kolay değil ve bir yere kapağı attıysanız, "bu ay değil gelecek ay alırım paramı, bekleyelim ne yapalım..." zihniyeti ile binbir küfür ederek de olsa çalışmayı medya emekçileri bilirler.
Aynı açıklamada hızını alamayan Özkan "Sansürü biz kaldırttık!" gibi bir laf etti ki ne diyeceğimi bilemedim şimdi. Özgürlüğü ve demokrasiyi sadece kendi kulvarından ibaret sanan, "Laiklik" ve "Cumhuriyet" gibi kavramları birer tabu haline getirip fikri anlamda dahi tartışmayı uygun görmeyen bir zihniyetin "özgürlükçü açılımlar getirdim ben" manasına gelen feryadı, feryad olarak kayda geçti geçmesine de bende ki iz düşümü hafif bir tebessümden ibaretti.
Bu da bir bakış açısı elbette ama, ekranlara tükürükler saçarak bağırmayı samimiyet belirtisi olarak göremem ben. Resmi yolla veya değil hem TSK'den hem de Necdet Sezer'in Cumhurbaşkanlığı döneminde Çankaya'dan, banka Sahibi CHP'den Kanal Türk'e paralar aktığını biliyoruz. Yok öyle bir şey diyenler olacaktır. Ancak aynı kişiler Vatansever Kuvvetler Güç Birliği Hareketi ve uzantılarının halktan usulsüz paralar toplayıp milleti dolandırdığını öğrendiklerinde de ilk başta kabul etmemişlerdi. Diyeceğim o ki, ağzından "laiklik, cumhuriyet, Atatürk" düşmeyen kişiler de bir o kadar şerefsiz olabiliyor bu ülkede. Çeteler kurup operasyonlar düzenleyebiliyorlar...
Tuncay Özkan'ın kanalı aleyhlerine bangır bangır yayın yaptığı sermayeye kanalını satmış olmasına ben şaşırmadım o kadar ama, "General Abiler" şaşırdılar mı merak ettim açıkcası. Bir de belirtmekte fayda var. Tuncay Özkan yeni bir tv kanalı ve gazete ile yola devam edeceğini söyledi. Demek ki bir şekilde kazanç elde edildi bu satıştan. Sadece çalışanları kurtarmak vs. için değil. Önümüzdeki günlerde Özkan'ın 25 Milyon Doları nasıl değerlendireceğini göreceğiz. Şimdiden ahkam kesmenin de çok bir yararı yok diye düşünüyorum.
"Biz Kaç Kişiyiz" oluşumuna üyelik aidatlaydı sanırım. Ne kadar para alınıyor bilemiyorum ama, buranın üyelerinin kendilerine ve Tuncay Özkan'a bu paraların ne olduğunu sormalarının vakti gelmiş gibi gözükmekte! Kanal Türk'ün el değiştirmesi ile bir kez daha sağlamasını yaptığımız bir şey var ortada. Sermayenin savaşı sürüyor, şirketler alınıp satılıyor. Kanal Türk'ü AKP bitirdi. O yüzden satıldı deniyor ya şimdi. Ben de şunu sormak istiyorum. AKP olmasaydı Kanal Türk 25 Milyon Dolar eder miydi?
Saygılar.
Kanal Türk çalışanlarından birisinin sendika.org da çıkan yazısı ise son derece manidar;
http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=17004
Yazan Çağatay Aktürk at 10:33 6 Yorum yazıya link ver
Etiketler kanal türk, Medya, tuncay özkan, Türkiye
Pazartesi, Mayıs 12, 2008
Çağatayca İlk Ödülünü Aldı
Bloglama ekibi tarafından düzenlenen "2008 blog ödülleri yarışması" geçtiğimiz Cumartesi Galatasaray Üniversitesi'nde gerçekleştirilen ödül töreniyle son buldu. Ödül töreni öncesinde gayet keyifli ve katılımı yüksek bir dizi konferans - söyleşi yapıldı. Her ne kadar çok fazla soru sorulmamasından şikayetçi olsam da (iki defa elimi kaldırıp soru sormak isteyip ikisinde de zamanın kısıtlılığına yenik düşüp sorularımın kaynaması da benim bahtsızlığım olsa gerek) konuşmalarda ilgimi en çok çeken video bloglar hakkında söylenenler oldu. Video blog işinin geleceğin blogculuğundan bahsedildi. Açıkçası bu konuda derin şüphelerim var. Tam, televizyonun genç nesillerde yarattığı tembelliği blog okur - yazarlığı bir nebze de olsa alabilir diye düşünürken, blog camiasının televizyon kültürüne çekilmeye çalışılması beni biraz rahatsız etti. Konu hakkında daha geniş yazmayı not ediyorum.
Konferansların ardından boğaza nazır bir ödül töreni düzenlendi. Gayet mütevazi ve samimi bir kalabalık vardı. Haber-gündem kategorisinde ikinciliğe layık görüldü Çağatayca. Bu demek değildir ki Çağatayca Türkiye'nin en iyi ikinci haber-gündem blogudur. Bu yarışmanın Türkiye'nin en iyi bloglarını seçtiği iddiasını biraz abartılı buluyorum açıkcası. Topu topu on bin civarı bir oylama ile yapılmış bir yarışma. Kendi kategorimde uçan balık ve özellikle izlenimler'i de dereceye layık bloglar arasında gördüğümü belirtmeden geçemeyeceğim. Haber gündem kategorisinde birinci olan Okan Yüksel'i, açıkcası üçüncülüğüne biraz da şaşırdığım düşünceler'den Suat Demren'i kutluyorum.
Haber gündem blogları aslında blogosfer denen kocaman dünyada en büyük öneme sahip kategori gibi geliyor bana. Elbette duygusal düşünüyor olabilirim, ancak teknoloji, yemek, hobi vb. bloglardan ayrılan bir yanı var bu tarz blogların. Bilgimizi paylaşmanın yanında yorumlarımızla insanları etkileyebiliyoruz. Bu çok ama çok büyük bir sorumluluk. Bu yüzden bu tarz yorum bloglarının daha içli dışlı olup, kendi aralarında organizasyonlara imza atması gerektiğini düşünüyorum. Bu konu da daha sonra Çağatayca'da ele alınacak konular arasında yerini alsın şimdilik.
Kısa bir ödül haberi olacaktı bu aslında ama yine biraz uzattık galiba. Oylarını eksik etmeyen her okuyucuma ayrı ayrı teşekkür ederim. Evet. Çağatayca ilk ulusal ödülünü aldı. İnsanlar tarafından yaptığınız bir işin takdir edilmesi kadar güzel bir duygu zor bulunur. Kazandığım bu ödül ile sorumluluğum biraz daha arttı. Bu güzel ve anlamlı organizasyonda emeği geçen herkese canı gönülden teşekkürler!
Tören'e ait tüm videoları LeoTheMaster kendi sitesine büyük uğraş vererek eklemiş. İzlemek isteyenler şöyle buyursun :Blog Ödülleri 2008 Kazananlar ve Teşekkür Konuşmaları Videoları
Durmak yok!
Düşünmeye, yazmaya, tartışmaya devam!
Perşembe, Mayıs 08, 2008
Gecekondu Üniversiteler
Dün Anadolu Ajansı'nın geçtiği haberde şöyle deniyordu; "TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda, üniversitesi olmayan Ardahan, Bartın, Bayburt, Gümüşhane, Hakkari, Iğdır, Şırnak, Tunceli ve Yalova’ya üniversite kurulması ile 2 yeni vakıf üniversitesi kurulmasına ilişkin kanun tasarısının görüşmelerine başlandı."
Bu haberi nasıl ele almalıyız acaba? Körü körüne bir AKP karşıtlığı ile, "oy toplamak için ellerinden geleni yapıyorlar" diyerek sığ bir eleştiri mi, yoksa yine sığ bir şekilde "Evet, çok iyi olmuş, üniversiteler bulundukları illeri evirir" diyerek pozitif bir açılım mı getirmeliyiz?
Ortada büyük bir sorun var aslına bakarsanız. Türkiye'nin bir çok konuda olduğu gibi eğitim konusunda da net bir devlet politikası olduğunu söyleyemiyoruz. Hükümet politikaları şeklinde şekillenmiş allak bullak olmuş bir yönetim(ler) mevcut. Böyle olunca "oy toplamak için üniversite yapıyorlar!" eleştirilerine "hadi be ordan!" demek zorlaşıyor. Oysa kim istemez Türkiye'nin her yanında üniversiteler olsun, bu üniversiteler bulundukları illeri daha ileriye götürsün, yurtdışından bildiğimiz gerçek anlamdaki üniversite şehirlerine sahip olalım. Olalım olalım da, iş keşke böyle kolay olsa.
Türkiye'nin eğitim konusunda sabit bir devlet politikası olmadığından kısaca bahsettim ama aslında yıllardır hem politikacıların hem de halkın dilinden düşmeyen bir laf vardır, "Beyin göçü veriyoruz, bunu durdurmalıyız!" İstisnasız her hükümet bu sorunu dile getirmiş ve soruna çözüm bulmayı hedeflemiştir. Çözüm aslında basit, teknolojiyi-bilimi Türkiye üretirse bu göç olmayacak, aksine Türkiye'ye göç olacak bu sefer. Hali hazırdaki onlarca devlet ve vakıf üniversitesinde teknoloji ne kadar üretiliyor acaba? Türkiye'de iki tane Yüksek Teknoloji Enstitüsü var. Belki biliyor belki bilmiyorsunuz. Bu iki enstitü herhangi bir üniversiteye bağlı olmayan kendi rektörlüğü olan yerler. Biri İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü (İYTE), diğeri Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü (GYTE). 1992 yılında kurulan bu iki kurumun kuruluş amaçlarından en önemlisi yukarıda bahsettiğim beyin göçünü durdurmak. Aslına bakarsanız fikir güzel, lisans öğrencisi almayacak olan bu iki kurum, sadece bilim-teknoloji üretmeye odaklanacak, laboratuvar imkanları da ona göre belirlenecek... Gelin görün ki 1998 yılında İYTE 2001 yılında ise GYTE lisans eğitimi de vermeye başladı. Lafın kısası 10 yıldan kısa bir sürede asıl amaçtan uzaklaşılmış.
Bu özel kuruluşların bile Lisans eğitimine dönüştürüldüğü bir ülkede şöyle bir soru sorulabilir. Ülkenin lisans eğitimi verecek üniversitelere ne kadar ihtiyacı var? Bu soruya yaklaşık iki milyon insanın her yıl üniversite sınavına girip sadece yüz elli bin civarı kişinin yerleştirilmesine bakarak "Evet ihtiyaç var" diyebiliriz. Bu ihtiyaçtan, bu şekilde açılan üniversitelere de gecekondu üniversiteleri diyorum ben. Ancak iş bu gecekondulaşma ile, daha doğrusu şu iki milyon insanın bir dersliğe sığdırılması ile bitmiyor. Bu dersliklerde doğru düzgün ders verecek yetkin öğretim elemanlarına da ihtiyaç var. Ama gelin görün ki yetkini bırakın bu yeni yerlerde ciddi anlamda bir akademisyen açığı doğuyor. Hal böyle olunca hiç hoş olmayan bir durumla karşı karşıya kalıyoruz. Büyük üniversitelerde akademik kariyerlerine devam eden kişiler bu yeni açılan üniversitelere geçtikleri zaman çok daha kolay bir şekilde yükselebiliyorlar. Yar. Doç. iken Doçent, Profesör olma yolları daha açık. Eh ne anladık bu işten?
Peki üniversite açmak bu kadar kolay bir iş mi? Demek istediğim, binalar, derslikler... Bunlar masraflı ve bir anda olacak şeyler değil. Peki nasıl bir anda aynı anda böyle üniversiteler açılabiliyor? Bu işin de kolayı bulunmuş durumda. Hali hazırdaki üniversitelerin bir kaç fakülte binası alınıyor ve hokus pokusla yeni bir üniversiteye dönüştürülüyor! Mesela Bayburt deniyor şimdi. Bayburt'ta bildiğim kadarı ile Atatürk Üniversitesi'ne bağlı iki yıllık bir yüksek okul var. Büyük ihtimalle o bina üniversiteye çevrilecek. Bu tarz örnekler çok fazla. Ama bu geçici ve yüzeysel çözümler ilk başta hem eğitim kalitesinin düşmesine hem de bina sıkıntısı, kampüs hayatından yoksun bir üniversite yaşantısı gibi sonuçlara neden oluyor.
Ne yapmak lazım?
Üniversiteleri ardı ardına açmak bu açılan üniversiteleri kısmen yetersiz akademik kadro ile donatmak kağıt üstünde eğitime önem verdiğimiz yanılgısını yaratabilir ancak bu durumun en belirgin sonucu yeni üniversitelerin açıldığı illerde kira fiyatların artacağıdır ne yazık ki. Bu kadar karamsar bakmamak lazım belki de ancak en azından uzun süre bu gecekondu üniversitlerinin plazalara dönüşmesini beklemek yersiz.
Çözüm yine kağıt üzerinde basit aslında. Uygulamaya geçmek zor. Askeriyenin bütçeden aldığı payın oranı ile ne zaman eğitime ayrılan pay arasındaki uçurum azalmaya başlar. Ne zaman militarist bir devlet anlayışından uzaklaşabilmeyi başarıp bilime-teknolojiye önem vermeye başlarız işte o zaman sorunlar hallolmaya başlar.
AKP'nin ikinci üniversite atağı bu yanlış hatırlamıyorsam. Geçen yıl bu vakitlerde de yine bir çok üniversite açılmıştı. Erdoğan 2009 yerel seçimlerinde, "bakın üniversite şehri oldunuz!" diye meydanlarda bağırabilir. Hem ev sahiplerini hem de açıkta kalmayacak bir kaç bin üniversite adayını görece mutlu edebilir. Ne var ki madalyonun diğer yüzünü görmeye meraklı bizleri mutlu edemez! Diğer yandan AKP'yi sadece körü körüne bu işi için de eleştirmek son derece yersiz. Çözüm odaklı düşünmekdikten sonra sayfalarca eleştirilsin kaç yazar?
Son söz;
Umarım bir gün dünyaya övünerek anlattığımız, hala en güvenilir kurum olarak anketlerde çıkan TSK ile değil ürettiğimiz teknolojilerle kafa tutmayı başarırız!
Yazan Çağatay Aktürk at 10:38 6 Yorum yazıya link ver
Etiketler AKP, beyin göçü, gyte, iyte, Türkiye, yeni açılan üniversiteler, üniversite



