Salı, Aralık 04, 2007

Kadına Kalkan El


İnsanın zihninde katlanabileceği acıların listesi var mıdır acaba? Sizin var mı? Katlanılamayacaklar arasında akla ilk gelen "evlat acısı" zannedersem. Kendi canınızdan can kattığınız bir varlığın gözlerinizin önünde bir anda yitmesi. "Allah korusun" diyerek başlarız hep böyle haberler duyduğumuzda ve bir de "Allah sabır versin" deriz. Peki, sevdiğiniz birisi tarafından öldürülesiye dövülmek? Bu var mıdır listenizde? Sevgi adına, "kıskançlık" adına eşiniz - sevgiliniz tarafından dövülmek? Ve gerekirse ölümü tatmak? Katlanabilecekler listesinde midir?

Bu yazıya konu olan haber, aslında bir tetikleme işlevi gördü benim için. Türk toplumunda dayağın yeri, dayağın sevgi ile bağdaştırılması ve en nihayetinde tüm bunlar ile kadının aynı düzlemde birleştirilmesi. Haber tam bir sosyo-ekonomik ve psikolojik çıkarımlarda bulunmak adına uzun uzun değerlendirilesi bir haber! Tam bir ders konusu kanaatimce. Daha 23 Yaşında iken kocasının bıçak darbeleri ile öldürülen Özlem Yapıcıoğlu geride hem bir çocuk hem de evlat acısı ile yanan ailesini bıraktı.

Her şey şu görücü usulü dediğimiz çarpıklıkla başlıyor. Bu konuya kısa da olsa daha önceki bir yazımda değinmiştim. Böylesi geleneklerin yanlışlığını görebilmek adına gerçekten de kurbanlar mı vermek gerekiyor? Ailesine yük olmamak nedeni ile görücü usulünü kabul etmesinin altında yoksulluk ve eğitimsizliği görebiliriz. Eğitimsizliği biraz deştiğimizde de İmam Hatip Lisesi Mezunu birisi olarak katsayılara kurban edilmiş bir üniversite yaşamını da görebiliriz.

Bu sağlıksız evliliğin hemen ardından şiddetle tanışan genç kadın neden hemen elinin tersi ile itip bu evliliğe son veremedi? Aile kurumunun kutsallığı bu kadar mı değerliydi O'nun için? Bu kadar erken boşansa ailesi ne derdi? Çevresi ne derdi? Hem bir başına ne yapardı? Daha yeni kafasını sokacak bir "yuva"ya sahip olmuşken hele? Kocasını sevmiş miydi hem? Bilemiyoruz. Geride bize bıraktığı şu sözler var, " "Kimse onu kötü bilsin istemiyorum, yuvam yıkılmasın..." Yuvası yıkılmadı Özlem'in ancak dünyası gerçekten başına yıkıldı. Kıskançlık denen duygunun hastalıklı bir hal almasının nelere varacağının bir göstergesi oldu yaşadıkları da.

Derin bir analiz olmayacak ama, erkeğin şiddet kullanması neredeyse bir "varlık" sağlaması gibi gözükmekte toplumumuzda. Masaya vurduğunda ses gelmeli, bağırmalı çağırmalı vs. Kendi doğasının gereği diyerek de meşrulaştırabiliriz bunu. Doğanın gereği belki ama "kadın" gibi zarafetin ve kırılganlığın simgesi olan bir canlıya kabalık etme hakkını vermiyor bu adaletsiz güç dengesi (dengesizliği).

Özlem'in ve kendisini öldüren kocasının içinde bulundukları maddi imkânsızlığın getirdiği sorunlar yumağı, eğitimsizlik ruhsal bunalımlara da yol açmış olabilir, her şey mümkün ancak burada asıl üstünde durmak istediğimiz şey şiddetin ölümle sonuçlanmasına kadar olan sürede hiç ama hiçbir şey yapılmaması. Özlem Kocaeli Cumhuriyet Başsavcılığı'na şikâyette bulunmuş bulunmasına ama çevresi ve ailesi tarafından yapılan telkinle "ölüme" gönderilmiş! Şimdi kim hesabını verecek tüm bu olanların? Yakınlarının kendisini gözü yaşlı bir şekilde anıp "keşke..." ile başlayan cümleleri derman olacak mı açılan yaralara? Geri getirecek mi sanki Özlem'i? Aynı gün gazetede çıkan bir haber daha vardı. Polis artık kadına şiddette karşı daha aktif olacakmış. Şiddet riski altında yaşayan kadınların durumu yakından izlenecek. Mağdur kadınlar için işlem yapmayan polislerin şikâyet edilebileceği bir merkez kurulacakmış (kaynak : radikal gazetesi) Türk polisinin son zamanlardaki ruh hali düşünüldüğünde ne kadar uygulanır bu karar? Türk polisi öncelikle kendi içindeki şiddeti çözmeli gibi geliyor bana ama bu başka bir yazı konusu.

"Eti senin kemiği benim", "Dayak cennetten çıkmadır" gibi söylemlere sahip kültürümüzde dayak ne yazık ki bir eğitim sistemi gibi görülmekte. Unutmuşum, bir de "kızını dövmeyen dizini döven" var. Dayak çözüm değil. Dayak ancak ve ancak bencilliğin en anlamamak istemenin, dinlemezliğin, mağara dönemine ait bir yansıması olmalı. Konuşmanın yeri olmayan bir döneme ait bir şey...

Bu acı tablo keşke bu şekilde son bulsaymış dedirtecek olaylar gelişmiş bu cinayetten sonra. Okuyacaklarınız sıkıcı bürokratik- hukuksal boyutu işin. Ancak alınan kararlar yönünden nasıl bir toplumda yaşadığımızı göstermesi açısından önemli. Erkek egemen bir toplumun nelere mal olabileceğinin üzücü bir kanıtı...

Kocaeli 1. Ağır Ceza Mahkemesi'nde yapılan yargılamada savcılık iddianamesinde, sanık hakkında 'Kasten adam öldürmekten ağırlaştırılmış müebbet hapis isterken, sanığın ifadesine dayanarak cezasında indirim uygulanmasını mahkemeden talep etmiş. Bu ceza indiriminin gerekçesi ise bence atılan dayaklar ve Özlem'e saplanan bıçaklar kadar ağır, kabul edilemez nitelikte. Ceza indiriminin gerekçesi şu şekilde "Sarılmak istedim, kabul etmedi. Beni yataktan attı..." Bu gerekçeye Özlem'in ailesinin avukatı Acurman, "Kadın insandır, mal değildir" diyerek, sanığın cezasının indirilmesi yönündeki talebinin reddedilmesini istemiş. Ancak mahkemenin oy çokluğu ile indirim kabul ediliyor. Ne yazık ki kabul ediliyor. İki erkek hâkimin imzaladığı bu karara, heyetteki kadın hâkim üye Şenay Toprak muhalefet etmiş. Hâkim Toprak, gerekçesinde şunları yazmış:
"... her ne kadar sanık bir kısım savunmalarında maktule olan eşinin kendisiyle cinsel ilişkiye girmeyi reddedip, yataktan atıp hakaret ettiğini savunmuş ise de yargılama sırasındaki beyanında eşini neden öldürdüğüne anlam veremediğini, pişman olduğunu beyan ederek, eşini öldürmeyi gerektirecek eşinden kaynaklanan haksız bir eylem bulunmadığını söylemiştir. Tüm beyanları ve çelişkili anlatımları karşısında, sanığın eyleminin resmi nikâhlı eşini kasten öldürmek suçunun oluştuğunu, olayda maktulden kaynaklanan herhangi haksız eylem bulunmadığı nedeniyle çoğunluğun görüşüne katılmıyorum."

Yargıtay Başsavcılığı'nın önüne giden dosyada Savcı Seydi Kaymaz'a göre de kocaya ceza indirimi yapılamazdı: "... evlilik hayatında bir eşin her zaman diğer eşin cinsel talebini yerine getirme yükümlülüğü bulunmadığı için.."
Dosya tüm bu hukuki tartışmalardan sonra son aşama olarak beş erkek üyeye sahip Yargıtay 1. Ceza Dairesi'nin önüne gitti. Özlem Yapıcıoğlu'nun kocasını yataktan atmasını, iteklemesini ve hakaret etmesini 'haksız tahrik' olarak tanımladı ve kocanın cezasında indirim yapılmasını kabul etti.

Dava bu şekilde sonuçlanırsa karısını hatırlamadığı sayıdaki bıçak darbeleri ile öldüren kocası 9 yıl hapis ile serbest kalacak. Serbest kalsın, kalsın tabii ki ama serbest kalması demek bu adamın savunduğu, bu adamın sığındığı fikirlerin de serbest kalması manasına gelecek. Cinsel ilişkiye girmiyor diye bir kadını dövmek, camdan dışarı bakıyor diye dövmek, taşınmak istemiyor diye dövmek. Kıskançlık yüzünden dövmek... Aklınız almıyordur umarım tüm bunları! Avrupa sinemasından kareler değil çünkü bunlar, bunlar yaşanmış ve hala yaşanmakta olan şeyler.

Kendimize sormamız gerekiyor, "Nereye kadar karı-koca arasına girilmez?" diye. Büyük şehirlerin apartman dairelerine hapsedildiğimiz aşikâr. Kalın duvarlarla sokağa, insana kendimizi kapıyoruz. Ama duvarlarımız o kadar da kalın değil aslında. Bağırış çağırışları gecenin bir vakti duyabiliriz her an. "Ne oluyor komşu bir problem mi var?" sorusunu sormaya cesaret etmeliyiz!

Ölümlerin arkasından yazdığım yazılarda derim hep, biz ne dersek diyelim, ne zırvalarsak zırvalayalım gidenler geri gelmeyecek, gelmiyorlar. Özlem'de geri gelmeyecek, nur içinde yatsın. Ama yaşadıklarının bize hatırlattığı bir şey var! Kimse insanoğlunun çağdaşlaştığını filan söylemesin. Çağdaşlaştığımız filan yok çünkü! Katil koca'nın insanlaştığı yok... Sessiz kalan akrabaların insanlaştığı yok... "Sanık, evlilik birliğinin en önemli parçası olan cinsi münasebette bulunmak için eşiyle birlikte olmak istediğinde olumsuz cevaplarla birlikte tehdit edilmiş ve itilerek yataktan atılmıştır, yatağa alınmamıştır. Ağır tahrikte kalmıştır." gerekçesini ciddiye alan Hâkimlerin Savcıların insanlaştığı yok...

Birazcık daha insan olma umuduyla...

Saygılar efendim.

Konu olan haberin tam metni için : http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=240513

Yazının Devamı İçin Tıklayın...

Perşembe, Ağustos 23, 2007

Bitmeyen çile; Kıskançlık!

Kıskançlık : Bir kimse bir üstünlük gösterdiğinde veya sevilen birisinin, başkası ile ilgilendiği kanısına varıldığında takınılan olumsuz tutum (TDK)
Uğruna cinayetlerin işlendiği, öldüresiye dayakların atıldığı, evliliklerin son bulmasını sağlayan, işten kovulmaların önünü de açan bir "tutum" ayrıca bu meret! Az veya çok her insanda var olan bir hissiyat bu. İllaki birisini bir nedenden ötürü kıskanmışızdır geçmişte...

İnsani bir duygu bu kıskançlık amenna ama ilkel, ilkel olmasının yanında bir de uçları çok sivri. Törpülememiz gerekiyor. Sevdikleriniz ve hatta sevmediklerinizin başarısı ile mutlu olmayı, onlar için de sevinebilmeyi, sevgilinize takılan gözleri sindirebilmeyi, sevgilinizin bu gözlere, gülümseme ile cevap vermesini ise hoş karşılamayı öğreneceksiniz. Yapılabilir mi? Vallaha yapılıyor aslında ama, işte bir aması var. Bu yazıda da üstünde duracağımız bu ikili ilişkilerde esas olan kıskançlık. Görece modernleşen toplumumuz içindeki ilişkiler ağında kıskançlığın yeri, kıskançlığın gerekliliği, gereksizliği üstüne biraz kafa yorma niyetindeyim.

Bir ilişki neden başlar? Öncelikle bunun cevabını vermemiz gerekiyor. "Sevmek" ilk akla gelen cevap. "Sevilme ihtiyacı" şeklinde bunu biraz daha masumiyetten uzaklaştırıp bir gereklilik haline getirebiliriz. Bireysellik yolunda tam gaz ilerleyen toplumumuzda bu çok normal bir ihtiyaç aslında. Sorun ise şurada başlıyor, bu ihtiyaçtan başlayan ilişkiler içinde acaba kaçta kaçı gerçekten "sevgi" denen şeyi yaşıyor. Çevremde gördüğüm pek çok ilişkinin bir sevgi yanılsamasından oluştuğunu görmemek için kör olmak gerekiyor. Allahtan bazıları dürüst, sohbet esnasında dert yanıyor bir arkadaşım, "vallaha hafta içi okul-iş derken zaten görüşemiyoruz. Haftasonları görüşüyoruz. Görüştüğümüzde de zaten sevişiyoruz sadece, belki film izliyoruz filan..." diyor, buraya kadar şartları suçlarken ben, yarıda kesiliyor düşünüşüm, "biliyor musun, aslında böylesi en iyisi" diyor.

Paylaşım ne kadar az ise sorun da o kadar az olur tabi ki. "Aman böyle ilişki mi olur?" demeyin, bu şartlarda bile arkadaşım son derece kıskanç bir erkek, keza kız da kıskanç bildiğim kadarıyla. Nelerini kıskanıyorlar merak ediyorum tabi ben de. Hafta içi çok az görüşen, msn-telefon başında geçirdikleri süre, birbirlerinin yüzlerine baktıkları süreden daha fazla olan bu iki insan da bir ilişki yaşıyor ve kıskançlar. Geldiğimiz noktadaki ilişkilerdeki yapaylığı ama bir yandan da gerçek kılma çabasını gösteren güzel bir örnek bence bu.

Kıskançlığı genelde kadına atfeden bir tutumumuz vardır. Kadın erkeği kıskanır. Bunun sebebi ataerkil yapıda olmamız ve erkeğin daha aktif, daha göz önünde bulunmasından kaynaklanıyor. Ancak kadının da üretime katılmasının artık zorunlu olduğu ve kadının da en az erkek kadar göz önünde olduğu özellikle metropollerde modern erkeğin bir anda nasıl mağara adamına dönüştüğünü de görebiliyorsunuz. Önemli olan dengeyi bulmak denilebilir ama o da zor iş. Kıskanmazsınız, "neden benle ilgilenmiyorsun? Yoksa beni sevmiyor musun?" soruları ile bunalırsınız, kıskanırsınız, bu sefer de "Bir nefes aldır mıyorsun bana, biraz rahat bırakamaz mısın beni?" tarzı sorular ile çileden çıkarsınız!

Böyle iken nasıl bir denge kurulur bilemiyorum. Ama bildiğim bir şey var, o da kıskançlığa bu kadar fazla takan insanların hayatında bir dönemin ilgi eksikliği içinde geçtiğidir. En azından benim yaşadıklarımdan çıkardığım şey bu. Kıskançlık bencilliği hem körüklüyor, hem de karşı tarafın ilişkiden, kişiden soğumasını kolaylaştırıyor. Kıskanılmaktan, kıskanmaktan hoşlananların bunu görememesine inanamıyorum. Şöyle bir gerekçe olabilir ama, "Seven insan katlanır!". Vallaha böyle bir gerekçeye söylenecek güzel bir cevabım var da yeri değil efendim. Onun yerine "Yok yaa?!?" diyelim biz.

"Seven insan katlanır" argümanı ile kıskançlığı ve yarattığı sorunları meşru hale getirmek de hastalıklı bir durum. Erkek arkadaşını arayıp, nerede olduğunu öğrenip, mekana gidip kapısında erkek arkadaşını bekleyen insanlar tanıyorum. Mekana gidip içeri girmemesini, bunu düşünceli olmak şeklinde yorumlanmasına hiç değinmiyorum. Genel olarak; "Bunun sebebi ne yahu, manyak mısınız?" diye sorduğumda, "Çok kıskanıyorum, ne yapayım?" cevabını alıyorum. Bu kıskançlık mıdır? Yoksa güvensizlik mi? İşte bir kilit nokta daha size.

Kıskançlığın altındaki etmenlerden birisi olarak ilgi eksikliği var demiştik. Bir de güvensizliği ekleyelim ona şimdi. Güvensizlik, toplumumuzun bir gereği haline gelmiş gözüküyor. Birisine güven duyuyorsanız garip geliyor hatta. Böyle olunca ikili ilişkilerde insanlar kendilerini en azından güvende hissetmek için, daha sonraları "ben elimden geleni yaptım" deme lüksüne sahip olmak için kıskançlık adı altında garip bir kontrol mekanizması kurmaya çalışıyorlar birbirleri üstünde. Bu o kadar mantıksız ve gereksiz ve dışardan bakıldığında o kadar komik bir mekanizma ki... İnsanlar durmadan bir sevgiliye sahip olmazlar malumunuz. Bir sosyal çevreleri, arkadaşları, dostları vardır. Bu ilişki içinde olduğu grupların adı konmamış kuralları, saygı, sevgi çerçeveleri bulunur.

Eğer yukarıda uzun uzun anlattığım özelliklere sahip bir sevgili sahibi olursanız vay halinize, yandınız! Yıllardır kimseden izin almadan buluştuğunuz arkadaşlarınızla, bir anda sevgilinizden izin alarak buluşmaya başlayabilirsiniz? Bunu nasıl sindirebilir bir insan bilemiyorum. Kız veya erkek farketmez. İlişkinizden önce bu insanlarla buluşmak, vakit geçirmek için annenizden ve babanızdan bile izin almazken bir anda bu hakkı kendinde gören birisine diyecek bir kaç çift lafınız olmalı bence. Kırıcı olmaya hiç gerek yok. Soru şudur ve basittir; "Ne değişti?". Gerçekten ne değişiyor ki? Arkadaşlarınız eski arkadalarınız, dostlarınız eski dostlarınız, siz eski sizsiniz, sadece hayatınızın özel bir yerine (en azından öğle olduğunu varsayalım) birisini koymuşsunuz. Eee? Eee yani? "Çocukluk işte" diyerek açıklanacak şeyler değil bunlar. Başlı başına "güvensizlik" kaynaklı tüm bu olanlar.

Sevgiliniz var diye karşı cinsten bir arkadaşınızla sevgilinizden izin alarak buluşmak ne demektir yahu? Başımdan geçen bir olay şöyle; Geçen yıl bir kız arkadaşımla Beyoğlu'nda buluştuk yürüyoruz. "Ay inşallah Mehmet görmez... Of off" diye diye sıkıntıya girdi kızcağız. Hani aramızda bir şey de yok, olsa anlayacağım. Sadece sohbet etmek için buluşmuşuz. Ama sıkıntı büyük, "Ya görürse?"... En sonunda "Ben çekemem bu sıkıntıyı..." diyerek evime yollanmış ve düşünmüştüm, "Ne sevgililer var yahu... Yoksa ben mi yanlışım?". Allahtan güzel bir kahkaha ile bu düşünüşü sonlandırmıştım. Tanık olduğum böylesi bir durumu sevgilinize veya kendinize layık görmeniz önce kendinize sonra da sevgilinize yapmış olduğunuz büyük bir saygısızlıktır! Bunun farkında değil misiniz? Ne kendinize güveniyorsunuz, ne sevgilinize... Büyük tepki alabilir bu cümlem ama bu iş böyle. Tekrarlıyorum, "Ne değişiyor?". Sizle birlikte olmadan önce sevgiliniz birileri ile buluşmuyor muydu? O zaman? Sormadan edemiyorum bu noktada, "madem bu kadar az güveniyorsunuz sevgililerinize, o zaman neden bir ilişkiniz var?"

Peki ya çözüm? Çözüm yok sanırım. Doğru olan, bu kıskançlık tutumunu abartmadan yaşamak diyelim biz. Ama bir müddet sonra iplerin ucu kaçmaya çok müsait olacaktır, bu uyarıyı da yapalım! İlişkilerde karşı tarafa güven esastır. Bunu kimse inkar edemez herhalde. Kıskançlık üstü güvensizlik oyunlarına bu yüzden gerek olmamalı.

Tüm bunları söyledikten sonra hatırlatmakta da yarar var, "beni hiç kıskanmıyorsun" denilerek iki kere terkedilmiş bir erkek tarafından yazılmış bir yazı okudunuz. Aman dikkat! :)

Şu bunaltıcı politika gündemine su serpmesi dileği ile
Saygılar Efendim...

Yazının Devamı İçin Tıklayın...

Çarşamba, Temmuz 04, 2007

Evlilik Derken?


Son günlerdeki politik meselelerden bir nebze de olsa uzaklaşıp, insan ilişkilerine değinmek istedim bugün. Gençlerin korkulu rüyası, korkulu demeyelim de tepeden baktığı, istemem yan cebime koy dediği, toplumun en küçük birliği ailenin oluşması için gerekli olan "evlilik"ten bahsedeceğiz.

Evliliği kabul etmek için önce insanın içindeki bencilliği yenmesi gerekiyor herhalde! Bir kere her şeyin paraya denk getirildiği bu yaşam alanında, paranızı iyi günde ve kötü günde paylaşacağınız bir insanla "bir ömür boyu" için imza atıyorsunuz! Bunu göze alacaksınız.

Kendi ailemden gördüğüm buydu. Birikmiş paranın evde nerede olduğunu küçüklüğümden beri hep bildim mesela. Doğru olan da bu değil mi? Ama çalıştığım iş yerinde gördüğüm bir gerçek var, erkeklerin, eşlerinin bilmediği kredi kartları, bu adamların gizli banka hesapları ve hatta kredi borçları var. Nerede kaldı evliliğin harcını oluşturacak dürüstlük?

Dürüstlüğün her zaman evliliği sağlamlaştırmayacağı söylenebilir. Ancak unutmamak gerekir ki eğer ortada bir yalan var ise dürüst olmak sorun çıkarır. Siz doğru iseniz dürüst olmanız size eksi puan yerine artı puan getirecektir, getirmelidir!

Para konusu böyle iken, asıl insanın içini yiyen ve hala evliliklerin son bulmasında baş aktör olan "sadakat" konusu var bir de.

Sadakat üstüne saatlerce tartışabiliriz. Sadakat denen şeyin "aldatmak" düzleminde olmadığını da kanıtlayabiliriz hatta. Bunun nedeni sadakat dediğimiz şeyi biz insanoğlunun kendi kafasından üretmesinden kaynaklanıyor. Binlerce yıl öncesinden bugüne gelindiğinde, hem insanoğlunun geçirdiği düşünsel evrim, hem de toplumsal evrim sonucunda geldiğimiz nokta, tek eşliliği ahlaki görmekte. Elbette bunun genel geçerliliği yok, bizim ahlakımız berikinin ahlaksızlığı.
Genel anlamda düşündüğümüzde, toplumdan topluma değişen ahlak kuralları sonucunda neden-sonuç ilişkileri kuran bir beyine sahibiz. Elbette insanın düşünen bir varlık olmasından dolayı kendi ahlakını kendisi de oluşturabiliyor! (peh)
Uzun lafın kısası, Dünya üzerinde yaşayan gerçekten baş belası yaratıklarız!

Doğaya baktığımızda ise,
Doğada bir sadakat duygusu yok ki. Bazı canlılar çiftleştikten sonra erkeği öldürebiliyor bile! "İnsan doğası" diye bir kısıtlama getirmemize şaşmamalı!


Sadakat düzleminde ahlak ve beraberindeki "aldatmama" eylemi, göze alması en zor şart herhalde evlilik için. Bir kere doğaya karşı çıkıp tek eşliliği seçeceksiniz. Erkekseniz işiniz yine bir nebze kolay, "çapkın" diye anılırsınız içten içe. Ama kadınsanız kibarca, "fahişe" olacaksınızdır! Bu konuyu bence son derece pratik ve güzel anlatan Arthur Schopenhauer'un "Aşkın Metafiziği" kitabı okunmalı.

Aldatan erkeğe, kadına ne kadar saygı duyulmalı evlilik kurumu içinde? Şöyle diyelim, eşinin ruhu duymadan aldatan erkek/kadın (farketmez) ne kadar doğrudur? Bir yandan evliliğinin devamını isterken bir yandan da insanlığın ilk gününden beri var olan en ilkel benliği olan "id"i ile barışık olamaz mı?
Kimileri "aşık insan aldatmaz" der. Kendince doğrudur elbette. Ben de böyle düşünenlerden olsam da, yine aynı yere geliyoruz.
Ahlak!
Toplum içinde kimileri için sapkınlık olarak değerlendirilebilecek "eş değiştirme" veya ingilizcesi "swinger" ortamlarında bir çekmecede bu çiftlerin evlilik cüzdanı bulunmuyor mu? Bu kişiler birbirine aşık değil mi? Onlara sorarsanız, "delicesine aşığız birbirimize" cevabını almanız çok olasıdır.

Karışık gibi gelse de aslında hiç bir şey karışık değil. İnsanlar bu tarz aykırı ilişkilerini, sistem içinde yarattıkları kendi özel alanlarında yaşadıkça, "bana ne yahu" diyorum ben!
Evlilik için "aldatmamak" gereğinin de ne kadar göreceli ve yoruma açık, içinden çıkılamayacak bir halde olduğunu da böylece görüyoruz! En azından benim için göze alınamayacak bir şey bu. (şimdilik)

Özellikle taşrada evlilik "aile kurmak" anlamına gelmekte. İşin bir de bu yönü var. Metropol yaşamında evliliği, birbirini deli gibi seven insanların birbirinden hiç ayrılmayacak bir ikili olmasının antlaşması olarak yorumlayabileceğimiz gibi, taşrada bu, çocuk yetiştirmek, soyu devam ettirmek gibi anlamlara da gelebilmekte. Taşradaki görücü usulü evliliklerin sayısının fazla oluşunun başka ne açıklaması olabilir ki?

Görücü usulü evliliklerin, sevişerek yapılmış olanlara göre daha dayanıklı olduğu bir gerçek aslında, en azından dışarıdan bir aile görüntüsü vermek açısından. İçeride kopan fırtınaları bilemeyiz. Yaşanılan depresyonları, kırgınlıkları, yalnızlığı... Mantık evliliği deniyor şimdi bu tarz evliliklere. Aşk gibi mantıksız bir işe mantık karıştırmak ne kadar akıl karıdır? Bilemiyorum, herkesin kendi hayatı, kendi seçimler diyerek sıvışıyorum aradan!


Bir diğer önemli konu, sorumluluk! İşte bu tartışma götürmeyen bir şey. Mağara yaşamlarımızdan bugüne kadar gelen sosyal meselelerimizden birisi. Mağara yaşamında erkek, avlanır, kadınını, çocuklarını korur sahiplenirdi! Modern yaşam içinde şeklen şemalen tüm bunlar değişse de, erkek, kadın farketmez, sorumludur birbirlerinden. Bir başkasının sorumluluğunu alarak kısıtladığınız kendiniz ise ayrı bir roman konusu olabilir. Üstüne bir çocuk, bir çocuk daha... Maşallah!

Evlilik ile kısıtlamaya başladığınız kendi özgür alanınız, büyüyen aile ve artan sorumluluklara ters orantılı bir şekilde daralacaktır!
3 haftalık tatil planlarınız, 1 haftaya düşecek mesela. Almak istediğiniz plazma tv'yi çocuğunuzun okul taksitini düşünerek erteleyecek ve hatta hiç alamayacaksınız! Kendi ayakkabınızın altı delikken, önce çocuğum, eşim diyerek onlara ayakkabı alacaksınız... Örnekler çoğaltılır elbette ama sonuç olarak
KI-SIT-LA-NA-CAK-SI-NIZ !

Şimdi sormak lazım, "Değer mi?"

"Bekara karı boşamak kolay" derler halk arasında. Benim de yaptığım bu oldu bu yazıda.
Annem, ben eşşek kadar adam olsam da, beni gördüğünde yine "iyi ki doğurmuşum seni oğluşummm" diyerek bağrına basacak beni. Babam, "Evlat özledik, ne zaman geliyorsun yahu" diye sormaktan vazgeçmeyecek hiç bir zaman. Kendi hayatlarını kısıtladıkları yetmezmiş gibi bir tane de çocuk yapmış insanların hali böyle işte!
Şimdi tekrar sormak lazım "Değer mi?" diye.
Ben bilemedim valla. Bir müddet daha da bilmek gibi bir derdim yok!

Saygılar efendim.

Yazının Devamı İçin Tıklayın...

Pazar, Nisan 22, 2007

Tüketimin Çocukları. İletişimsizlik ustaları.


Geçen yazımızda tüketim toplumu oluşumuzun maddi götürülerinden, ihtiyacımız olmayan ürünleri nasıl almaya yönlendirildiğimizden, nasıl ütüldüğümüzden bahsetmiştim.


Bu yazıda ise insan ilişkilerini nasıl tükettiğimiz üstünde duracağız.

Önce şu sözü bir yere kazıyalım, mümkünse aklımıza. "Kolay elde edilen şeylerin kıymeti pek bilinmez." Bu sözün benzeri pek çok uyarı cümlesi, öğüt, sosyal hayatımızda çok fazladır, "Haydan gelen huya gider" de bunlardan birisidir mesela.

Her ne kadar maddiyatla ilgili gözükse de bu nasiyatlar, bunları, çok kolaylıkla sosyal yaşamımızdaki insan ilişkilerine adapte edebiliriz. İçinde bulunduğumuz toplum düzeni öyle bir hal aldı ki artık, insan ilişkileri de bir alacaklı verecekli ilişkisine dönmüş durumda. Karşılıksız bir şey istemek "aptallık" halini alıyor çoğu zaman. Artık en insancıl düşünce "bu işten benim yararım ne olacak?" olmuş durumda.

Bu laçkalaşmanın en büyük sebeplerinden birisi insan ilişkilerinin artık çok kolaylıkla başlayabilmesi ve bitebilmesi. Bu yazının çıkış noktası da bu zaten.


Orta yaş ve üstü yakınlarınızın ilişkilerine bakın, biraz dikkatli incelediğinizde, ilk gözünüze çarpacak şey karşılıklı güven duygusudur. Eğer bir dostluk mevzu bahis ise, "kardeşin kardeşe yapmayacağı" şeyleri birbirlerine yapan insanları görmeniz çok olasıdır. Otuz - kırk hatta elli yıllık evliliklere bakın. Kafanızda böyle bir şeye imza atabileceğinizi canlandırabiliyor musunuz? Ben canlandıramıyorum pek... Elbette kesin yargılar değil bunlar ama çoğunlukla böyle şekillenmekte orta yaş üstü insanların ilişkileri. Karşılıklı güven duygusu ve unutmadan, saygı. Karşındaki insana saygı duymak, saygını ifade etmek çok ama çok güzel bir davranıştır. Akabinde onore olursunuz, yüzünüz güler. Şimdilerde pek alışık olmadığımız terimler bunlar...

Ne peki farklı kılan tüm bu ilişkileri günümüzdeki ilişkilerden?
Geçen zaman, değişen toplumsal şartlar beraberinde insan ilişkilerini de değiştirdi. Bu kaçınılmazdı, ama iyi ama kötü bir değişim...

Çok değil, 10 - 15 yıl öncesine kadar, birisiyle bir şeyler paylaşmak, onu anlamak, hissetmek, kısacası o kişiyle yakınlaşmak için yüzüne bakmanız gerekliydi. Bu cesareti göstermeliydiniz. Şimdiyse bu cesarete gerek duyulmadan, bir çığ gibi çoğalan arkadaşlıklar var.
Bu çığ gibi büyümenin ve hastalıklı halin en güzel örneğini "arkadaşlık sitesi" adını verebileceğimiz yerlerdeki (yonja, 80630, sosyomat... vs.) yüzlerce kişiden oluşan arkadaş listeleri oluşturmakta. Sadece bir iki "merhaba"dan ibaret olan arkadaşlıklara ev sahipliği yapan bu siteler, içler acısı durumumuzun bir yansıması sadece. Bir diğer ayna ise bu duruma, MSN listelerimiz. Arkadaş listesi yüzlerce olup günlük hayatta görüştüğü kişi sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen bir çok insan tanıyorum. Acı...çok acı...

Teknolojinin doğru kullanılamaması, araç olmak halinden amaç haline gelmesi yüzünden bir dönemin gençliği, bizim gençliğimiz ve gelecek nesil çok ama çok zor durumda. Sağlam temellere sahip olmayan arkadaşlıklar ve hatta dostluklar ne kadar sağlam olabilirse bu neslin ruhsal sağlığı da o kadar sağlamdır. Sorun şurada, bahsettiğim bu sağlıksızlık hali bir müddet sonra standartlaşırsa, bu bir sağlıksızlık olmaktan çıkacak ve “doğru” haline gelecek. İşte kıyamet orada başlayacak.

İnternetin insan ilişkilerine kattığı, yukarıda bahsettiğim göreceli de olsa bir çok insanla tanışma olanağı, insanı bir müddet sonra yalnızlaştırıyor. Bilgisayarın soğuk ama güvenli haline ısınan insanlar, sokaktaki insan ile ilişki kuramamaya başlıyor ki başladı. Çevrenize bakın, erkek arkadaşı/kız arkadaşı internet ortamından olan ile olmayan arasındaki orana bakın. (Tüm bunları internetin sosyal yaşamdaki yerini küçümsediğimden yazmıyorum, sadece yanlış hem de çok yanlış bir şekilde kullanıldığını ve bunun sağlıksız bir durum oluşturduğunu söylüyorum.)

Yüz yüze ilişkiye soğuyan ve bunu beceremeyen bu yeni genç nesil arasında ilişkiler yüzeysel olmaktan öteye gidemiyor artık. Uzun yıllar süren dostluklar artık eskisi gibi olamıyor. Elbette yıllardır tanınan insanlar oluyor ama, güven, saygı gibi olmazsa olmaz şeyler hep eksik kalıyor.

Anlayacağınız neresinden tutarsanız tutun olmuyor. Bir insanı harcamak, bir ilişkiye son vermek artık çok kolay… “Bozdur bozdur harca” tarzında ilişkiler ağı hakim… Cep telefonuna mesaj göndererek ilişkilerinin bittiğini salık veren çiftler mi ararsınız, yoksa chat ekranından ilan-ı aşk edenler mi? Hepsi buradaaa hepsiii!

Bu bit pazarında beşi bir kuruştan olan ilişkiler nasıl yıllara dayanacak? Dayanamayacaklar ki!

Tüketimin çocuklarıyız işte.

Ellerimizde milyarlık telefonlar, içlerinde ise beş kuruşluk aşklar…

Yazının Devamı İçin Tıklayın...