Çarşamba, Kasım 07, 2007

Gündemin Bermuda Şeytan Üçgeni!

Doğudan yükselen çatışma haberleri ile yükselen “sözde” milliyetçilik dalgası yerini Beşiktaş’ın 8-0 lık Liverpool mağlubiyetinin şokuna bırakmış gibi gözüküyor. Bir de PKK tarafından esir alınmış 8 askerimizin sindirilme harekâtı var. Bu üç öğe ile ufak bir bermuda şeytan üçgenimiz oluşmuş oluyor! Dikkat etmek lazım, bu üçgen içinde boğulmayalım, AMAN!

Şehit haberlerinin milliyetçilik duygularını körüklemesi son derece normal ve anlaşılabilir bir durum. Hatta bazı partiler tarafından bunun “malzeme” olarak kullanılmasını da anlayabiliyorum. Politikalarını “milliyetçilik” düzleminde oturtmuş bir partinin, misal MHP’nin bu tarz olaylarda öne çıkmasına kimsenin şaşırmaması, kimsenin kızmaması gerekiyor. Lakin Kızmayacağız diye eleştirmemek olmaz! MHP ve benzeri milliyetçi partilerin tabanının son dönem hareketliliği ateşten bir gömlek adeta! Mevzu bahis olan tepkinin kontrolden çıkma ihtimali parti yönetimleri için, başa çıkılması çok zor durumlara neden olabilir(di). Hatırlarsak son olaylardan sonra Devlet Bahçeli milletvekillerine; “Bu dönemdeki açıklamalar sorumluluk gerektirdiği için çok daha dikkatli yapılmalıdır. Soğukkanlılığınızı kaybetmeyin. Halkımızı itidale davet edin” demişti. Bu açıklamanın tabana değil de milletvekillerine yapılması da üstüne düşünülmesi gereken bir konudur. Deneyimli bir siyasetçi olan Bahçeli için kontrolü kaybedebilecek kişiler listesini kendi milletvekillerinden başlatıyor olması MHP kadrosunun profilini dolaylı yoldan da olsa bizlere göstermektedir.

Bundan önceki her iki yazımda da üstünde durduğum “iç çatışma havası” işte bu kontrolsüzlükten çıkmaya muktedirdir. İç çatışma işin son boyutu iken, şimdilerde göze çarpan hava ise “Bizden misin yoksa Onlardan mı?” sorusu ile şekillenmekte. Eve, arabaya asılan bir bayrağınız yoksa üzülmeyin, msn avatarınıza bir bayrak koyabilirsiniz. En olmadı yeni dönem internet çılgınlıklarından biri olan Facebook sayfanızda mesajınızı iletebilirsiniz. Bu pasif eylemleri her ne kadar anlamaya çalışsam da anlayamadığım bir şey var, özellikle de msn avatarlarından yürütülen bayrak vs. teşhirciliği için konuşursak, msn listenizi düşünün. Bu arkadaş listesi “özel” bir listedir. İnsanın arkadaşlarını olabildiği kadar kendisine yakın görüşlü insanlardan oluşturduğu varsayımını yaparsak bu avatar teşhirciliğinin ne kadar anlamsız ve amacından uzak olduğunu görebiliriz! Kendi fikrinizden birilerine “işte ben senden daha tepkiliyim” demekten öteye gidememektedir bu pasif eylemler, anlamsızlaşmaktadır… Facebook gibi halka açık siteler için bu önerme tam anlamıyla doğru olmasa da mantık aynıdır. Bu pasif eylemlerin bir diğer zararlı sayılabilecek yanı, savunulan şeyleri değersiz kılabilmesidir. Nasıl mı? Dün akşam Beşiktaş’ın Liverpool karşısında aldığı 8-0lık mağlubiyeti ardından sözünü ettiğim avatarların, facebook sayfalarından bazılarının değişimine şahit oldum. Bazı arkadaşlar günlerdir Türk Bayrağı dalgalandırdıkları sayfalarını “Kara Kartal’ı yeren veya destekleyen fotoğraflarla, bildirilerle doldurmuştu. Şimdi sormak isterim bir spor takımının günü birlik bir yenilgisi ile bir mi tutulmaktadır bir milleti millet yapan Bayrak!?? Bu mudur milliyetçilik?

Sokaklarda yapılan gösteriler için söylenecek en güzel sözü geçen haftalarda tanımadığım bir okurum iletti sağ olsun. Doğuda askerliğini yapmış Karadenizli bir arkadaşımız şöyle diyordu; “Sokakta eylem yapanlara bakıyorum daha yürümesini bilmiyorlar… Bunlar mı vatanı kurtaracak?” ekliyordu “olan askerimize olacak her türlüde Irak’a girmenin de bir bedeli var çıkmanın da her türlüde zarardayız askerler ölecek bunları hesaplayan yok şehitler ölmez vatan bölünmez nidaları atılıyor. Gençlere yazık oluyor ülkede işsizlik hat safhada birçok düzensizlik var ülkede en iyisi sessiz boykot yapmak” Bunları 90lı yıllarda Doğuda askerlik yapmış birisi söylüyor. Ben söylemiyorum varın siz düşünün!

Rakı sofrasında vatan kurtarmak nasıl kolaysa bu tarz bilinçsiz ve amacından uzak eylemlerle sonuca ulaşmak da bir o kadar zordur! Çok fazla okumayan, araştırmayan bir toplum olduğumuz bir gerçek. 100 kişiden yaklaşık 4 kişi kitap okuyor Türkiye’de. (Kaynak : Haber Gazetesi)Böyle bir halkın çok kolay galeyana gelip çok kolay unutmasına da şaşmamak gerekiyor. Halkı geçtim ülkenin geleceğine yön veren üniversitelerimizin başlarındaki rektörlerden oluşan Rektörler Komitesi’nin olağanüstü toplanmasına tanıklık ettik 28 Ekim günü. Bu buluşmadan içinde bulunduğumuz durumdan nasıl çıkabileceğimiz yönünde çözüm önerileri yerine sadece “Öfkemiz ne denli büyük olursa olsun, bunun iç barışımızı ve huzurumuzu yok etmesine asla izin vermeyeceğimizi, Rektörler Komitesi olarak kamuoyuna saygıyla duyururuz” dendi. Bu kadar profesörün söyleyebileceği daha önemli şeyler olmalı! Bir çalışma grubunun oluşturulması kararı alınabilirdi mesela? Yapılmadı, sadece rektörlerin tarafını öğrenmiş olduk. E zaten bilmiyor muyduk rektörlerimizin Barıştan yana olduklarını?

Bermuda üçgenimizin son parçasını ise PKK tarafından esir alınan 8 askerimiz tamamlıyor. Genelkurmay’ın ilk başta sessiz kaldığı, Hükümet’in yalanladığı bu kaçırılma olayı sanki hiç olmadı gibi yaşadık iki hafta boyunca. Ateş düştüğü yeri yakar elbette. Bu gencecik insanların ailelerinin yaşadıklarını bilemeyiz ve anlayamayız! Ailemden uzak yaşayan benim bile ufak bir rahatsızlığımda içi içini yiyen ailemin ruh halini anlamakta güçlük çekerken bu ailelerin içinde bulundukları durumu tanımlayan tek bir kelime olmalı; “kâbus”! Üstlerine çok spekülasyon yapıldı bu gençlerin. İlk başta kaçırılmadıkları kendilerinin gittiği, hatta PKK’ya muhbirlik yaptıkları bile kulaktan kulağa söylendi. Kendi bakanımız bile “kurtulmalarından çok sevinç duyamadım” diyorken ne bekliyorduk bu gençlerden? Kafalarına bir kurşun sıkmalarını mı? Şimdilerde ise kaçırılanlardan bazılarının PKK ile bağı olduğu, bazılarının daha önce sabıkası olduğu yönünde haberler dolanıyor. Bir komplo teorisi olsa da bu söylemler, eğer bu haber doğru ise askeriyenin büyük bir hatası bulunmakta elbette. Ancak bu gençlerin serbest bırakılırken ki fotoğraflarına bakarak yorumlarda bulunuyorsa işte o zaman büyük bir hatanın içinde olunduğu aşikârdır. Konu ile ilgili güzel bir yazı var, okumanızı dilerim.

Son zamanlarda söylemekten bıkmadığım bir şey var! “Soğukkanlılığı elden bırakmamak”. Evet, bunu başarabildiğimiz noktada kazanacağız. Ne amaçsız ve bir yere varmayan “sözde milliyetçilik” eylemleri ile futbol müsabakalarını bir tutacak kadar yakın düzlemde bir araya getirmek ne de özgürlüklerini kazanan esir askerlerimiz üzerinden politik oyunlara girişmek çözümümüz!
Saygılar efendim.

Yazının Devamı İçin Tıklayın...

Pazartesi, Kasım 05, 2007

Nasıl Olacak Bu İşler?

Geçtiğimiz gün Milliyette Fikret Bila’ya konuşan Eski Kara Kuvvetleri ve Jandarma Komutanı olan emekli Orgeneral Aytaç Yalman; "Kürtler dilini konuşmak, şarkısını söylemek istiyordu ama biz 'Kürt yoktur' diye eğitilmişiz. Sosyal taleplerini bile yıkıcı faaliyet saydık. Hem sosyal sorunu, hem de terörün başlayacağını fark edemedik!" diyordu.

Bu cümleye sevinmeli mi yoksa aklınız şimdiye kadar neredeydi diyerek üzülmeli, sinirlenmeli mi? Yoksa Türker Alkan’ın dediği gibi “Geç de olsa…” diyerek tatlı sert şekilde eleştirmeli mi? Bu ve bunun gibi birçok söylem geçmişte “bölücülük yapmak” niyeti ile lanetlenirken bu sözleri şimdi emekli bir asker söyledi diye kabul mü edeceğiz? Bugüne kadar bu ve benzeri sözleri söyleyen kişiler bölücülük yapmakla suçlanırken böyle bir sözün şimdi serbest bir şekilde basında yer almasına sevinecek miyiz?

Sevinmekle sevinememek arasında kaldım bu sözlerin ardından. Seviniyorum çünkü en azından bu su götürmeyen gerçek bir (eski) asker tarafından kabul edilmiş. Üzülüyorum çünkü bu sözlerin aynısını sivil toplum örgütlerinden birisi şimdi bile söylese problem olabiliyor. Ülkemizdeki asker egemenliğinin, düşünsel anlamda asker doğruculuğunun örneklerinden güzel birisidir şu üstünde konuştuğumuz. “Asker söylüyorsa doğrudur” hissiyatı geçerliliğini korudukça da bu tarz örneklerle karşılaşmaya da devam edeceğiz gibi gözükmektedir.

“Kulaktan şifa olmaz” derler. Ne kadar konuşursanız konuşun, ne kadar doğru şeyler söylerseniz söyleyin bunlar sözde kaldıkça hiçbir şey elde edilemez. Önümüzde bitmek bilmeyen bir Kürt Sorunu, dinmeyen bir PKK terörü varken durup düşünmeyi ve bu akıl üretmeleri eyleme dökmeyi söylemekten başka elimizden ne gelir? 21 Ekim PKK saldırısı ile doruğa ulaşan teröre hükümet ve asker her ne kadar soğukkanlı bir duruş ortaya koymuşsa da (ki bu soğukkanlı duruşun arkasında ABD vardır. ABD izin vermediği için Kuzey Irak’a girilememiştir) ilerisi için yapılması gerekenler için hala net bir kararlılık gösterilememektedir. 21 Ekimden sonra yükselen “tehlikeli” milliyetçilik akımı sokakları kavururken biz bunların sadece bir kısmı hakkında bilgilendirildik. Bursa’da sadece Doğulu diye yağmalanan marketler, Kürt Mahallerine doğru yürüyüşe çıkan kalabalıklar, yağmalanan DTP büroları… Tüm bunlara “milli hassasiyeti yüksek kişilerin münferit olayları” demek bize bir çözüm sağlayacak mıdır? Tüm bu vahşi ve ne yaptığından habersiz kişilerin eylemleri bize barış ortamını mı yoksa bir iç çatışma havasını mı sağlayacaktır?

Bir düşünelim. Yukarıda bahsettiğim tarzda eylemleri yapan kişilerin, hatta bu eylemlere karışmamış olan ancak yasal gösterilerle teröre lanet okuyanların istediği şey, Kuzey Irak’a girmek ve PKK’nın yok edilmesi. Ancak bu istek o kadar sığ ki. Bu sığlığı görmeyi duygusallığımız bastırıyor. İleriyi görmemizi engelliyor. Bu görüşe sahip insanlarla tartıştığınızda PKK’nın bitirilmesi işinin sadece silahlı mücadele ile çözümlenemeyeceğini anlatmanız deveye hendek atlatmaktan daha zor, hatta imkânsız. “Kürt sorunu çözülmeden PKK bitemez!” Bunu anlamak o kadar da zor olmamalı ama olmuyor işte. Doğunun kalkındırılmaması (kalkındırılamaması) işinden etkilenenlerin Kürtler olması bir tesadüf diyelim hadi. Bu bölgeye hem sosyal hem de ekonomik yatırım yapılmayışını da büyük bir hata olarak görelim. Bugüne kadar ki hükümetlerin ayıbıdır diyelim. Şimdi de PKK terörü olduğu için yatırım yapılamıyor, terör biterse yatırımlar hız kazanacaktır diyerek sözde bir çözüm önerisini de ortaya koyalım! Bu çözüm önerisi ilk başta akla çok yatsa da biraz düşününce hiç de çözüm odaklı bir öneri olmadığını görüyoruz!

Nasıl?

PKK’nın silahlı mücadele ile bitirildiğini varsayalım şimdi de. PKK’nın tüm silahlı gücü yerle bir edilmiş olsun. Elebaşları yakalanmış olsun. Ve hani varsayıyoruz ya, terör bitti diyerek doğuya yatırımlar öncelikli hale getirilsin. Fabrika inşaları başlasın… Öldürülen bir PKK’lının kardeşi sırf intikam duygusu ile bu inşaatlardan bir tanesini kundaklasa ne olur? Yatırım hamlemiz bu tarz eylemlere boyun eğemez diyerek yeni bir yatırıma daha imza mı atılır dersiniz? Ben bundan çok şüpheliyim işte. Şehitlerimiz nasıl birer “insan” ise ölen PKK’lı teröristler de birer “insan”. Milliyetçi duygularınızın kabarması, gönlünüze su serpmesi niyetine istediğiniz kadar onlardan “hayvan” gibi benzetmelerle bahsedin gerçeği değiştiremezsiniz. Gerçeği değiştiremeyiz! Yukarıdaki kötü durum senaryosunun baş aktörü olan bu insanların kendisi değil, yakınlarıdır. Bu insanların yakınlarını nasıl kazanır bu devlet? Bunu sormalıyız. Geçen gün Hakkari'de Teröre Lanet eylemi vardı. Televizyonlarda gördük. Katılanlara dikkat ettiniz mi? Kalabalıktan yükselen sesin tonuna dikkat ettiniz mi? Çoğunluğu ilköğretim – lise çağındaki çocuklardı. Yükselen sesin tonundan da bu anlaşılıyordu. Çocuk sesiydi yükselen. Kaçı dayak yedi eve döndüklerinde merak ediyorum. Hakkari'yi Hakkari yapan kitle bu kitlemiydi acaba? Hakkari teröre lanet ediyor demek, dersten çıkarılan çocukların eline bayrak verip slogan attırılarak mı sağlanacak? (Kaynak : Radikal Gazetesi) Merak ediyorum…

PKK’nın sadece eli silah tutan kişilerden meydana gelmediğini kabul ederek işe başlasak? Bu örgütün birden fazla televizyonu, haber ajansı, dernekleri gibi bir çok dala sahip bir örgüt olduğunu düşünsek ve öyle hareket etsek? Olmaz mı? Bakın askerler bile diyor ki, terörle mücadele sadece silahla olmaz, siyasilere de iş düşüyor! Yok ama, biz kana kan demişiz bir kere… Türkiye PKK’yı bitirmeyi istiyorsa öncelikle PKK’nın bir çözüm seçeneği olmadığını Kürt Halkına ispatlamalı. Ceplerinde TC kimliği taşıyan bu milyonları gerçekten birer Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşı olarak gördüğünü göstermeli. Tüm bunları yaptığı zaman PKK’dan kurtulacağımızı sanıyorsak yine yanılıyoruz. O iş o kadar da kolay değil. PKK öyle kolay bitmez. Her ne kadar amaçları hedefleri arasında Kürt Halkı yer alsa da PKK milyon dolarların döndüğü bir çarkın içinde rol almaktadır. Bir başka deyişle birilerinin cepleri dolmaktadır PKK sayesinde. O yüzden ne kadar iyileşme yapılırsa yapılsın PKK silahlı mücadelesini kolay kolay bırakmayabilir. Bıraksa bile bu ranttan pay almak isteyen başka ufak bir grup çıkabilir. Bu noktada örgütün silahsız kanadının bitirilmesi, özellikle de para kaynaklarının kesilmesi gerekmekte. Propaganda araçları susturulmalı vs… Tabi bu dediğim önlemlerin hepsi devletin Kürt halkını kendi vatandaşı olarak hissettirmesi ve inandırması sonra olacak şeyler.

Bu yol çok uzun bir yol. Hemen sonuç isteyen, facebook sayfalarına, msn avatarlarına Türk Bayrağı açan kişileri tatmin edecek bir yol değil. İşe nereden başlamalı acaba? Ufak bir örnekle sonlandırmak istiyorum bu yazıyı. Ermeni soykırımının Amerika tarafından kabul edilmemesi için Türkiye’nin lobicilik çalışmaları için ne kadar harcadığını biliyor musunuz? “Türkiye ABD'de yaptığı lobicilik faaliyetlerine yılda yaklaşık özel sektör de dâhil olmak üzere 3,5 milyon dolar harcıyor. Özel sektörün 1998-2004 yılları arasında ABD'de yaptığı harcama ise 280 bin dolar.” (kaynak: referans gazetesi) Bu paranın doğuya yatırım olarak aktarıldığında geri dönüşümünü düşünün şimdi de... Fazla söze gerek yok.

Saygılar Efendim.

Yazının Devamı İçin Tıklayın...

Pazartesi, Ekim 22, 2007

Allah Aşkına Durun Artık!

Elim yazmaya gitmiyor kaç gündür. Öyle bakakalıyorum olanlara. Duygusallığımın törpülenmesini, mantığımın ön plana çıkması için uğraş veriyorum. 21 Ekim Doğum günümdü. Yeni bir yaşa basmak, büyümek konulu hafif eğlenceli bir şeyler yazmak vardı kafamda. Olmadı. 21 Ekim’e uyandığımız gün son yılların en büyük çatışmasının haberi ile güne başladık! Oysa daha sandığa gidecek oy kullanacaktım!

12 can daha yitirdik, başımız sağ olsun! Bu kirli savaşa verdiğimiz ne ilk ne de son kurbanlar bunlar. Milletçe duygusallığımızın böyle olaylar karşısında kabarması en doğal şey. Ancak bu duygusallık denizi içinde yapabileceğimiz o kadar çok hata var ki! İşte kendimizi korumamız gereken şey bu yanlış adımlar. Tezkere meclisten çıktı. Hem de büyük bir çoğunlukla çıktı! Meclisteki en aklıselim söz Ufuk Uras’tan geldi, Uras, Mustafa Kemal’in “yurtta sulh cihanda sulh” vecizesini kullandı konuşmasında. Birçok köşe yazarı bu soğukkanlı duruşa destek veren şeyler yazsa da, bir o kadarı da savaş tamtamlarını çalmaya başladı bile! Hele şu son olaydan sonra…

Kuzey Irak’a topyekûn bir müdahaleye dün de karşıydım bugün de karşıyım! Her ne kadar bu karşı duruş kimilerince PKK yandaşlığı ile bir de tutulsa kazın ayağı öyle değil! Yiten canlarımız var. Daha ‘87li çocuklar bunlar… Ama geride ‘88liler var… Onların akacak kanını durdurmanın yolu bu harekâtta mıdır? Bunun cevabını vermemiz gerekiyor! Bunun cevabını gönlümüzü dağlayan Şehitlerimizin anısını görmezden gelerek değil, bilakis onların bu taze acılarını göz önünde bulundurarak vermeliyiz! Pkk’nın son saldırısının tam da tezkerenin ardından gelmesi bir tesadüf değil. Bunun bir kışkırtma, orduyu Kuzey Irak labirentine sokmayı sağlama hamlesi olduğu apaçık! Bu oyuna gelecek miyiz? “2 saat içinde Atina’yı alırız”, “3 saatte Bağdat’ta oluruz” çığlıklarının sonuç vermeyeceğini bize birinci elden Amerika öğretmedi mi? Amerika Irak batağında kaç yıldır debeleniyor? Bunu bilmiyor muyuz? Amerika “bir avuç direnişçi” diye nitelediği unsurlardan Irak’ı temizleyebildi mi? Tüm bu soruların cevaplarını eşekler gibi bilirken hepimiz, şimdi yüzlerce gencimizi Irak Dağlarına sürmenin anlamı ne? Hele bundan önce onlarca kez gerçekleştirdiğimiz sınır ötesi harekâtların sonuçları sayılarla ortadayken…

Dün tüm ülkede terörü lanetleyen gösteriler yapıldı. Erzurum’da binlerce insan Kürtlerin olduğu bir mahalleye tekbir sesleri ile yürümeye başladı. Görüntüleri izlerken telaşa kapılmamak elde değil! Allah korusun bir Kürt mahallesinde gerçekleşecek çatışma yayılırsa ne olur bu ülkenin sonu? Üniversite mezunu bir arkadaşım, “İyi ki yönetimde değilim, yoksa çok faşist düşüncelerim” var dedi geçen gün. Kanım dondu desem yeridir. Ne yaptığımızı bilmeden öfke ve intikam duygusu ile hareket etmeye meyilli olduğumuz şu günlerde asıl korkmamız gereken olası bir iç karışıklıktır!

Pkk Kürt Halkı için bir fırsat değildir! Artık bunu Kürt Halkı’nın da görmesi gerekiyor. Olan yiten canlara oluyor. Çözümün her iki taraftan da ölenler üstünden olmayacağı ne zaman anlaşılacak? Pkk eğer yarattığı bu gerilim ile ülke içinde bir Kürt-Türk çatışması yaratırsa işte o zaman örgütün bıraktığını söylediği “toprak kapma” arzusunu alevlenecek. İşte o zaman oyuna geleceğiz! Daha önce de söylemiştim. Pkk DTP için en büyük tehdit şu haliyle. DTP Kürt Sorunu adına Türkiye için bir fırsat iken bu fırsatı gerçekleştirilen terör eylemlerine kurban etmemek gerekiyor! İnanıyorum ki DTP zil takıp oynamıyor şu an! Hatta en zor durumda olanlar şu an onlar. Parti bürolarına saldırılıyor, tabelaları alaşağı ediliyor. Gel de siyaset yap böyle bir ortamda. Zor gerçekten işleri çok zor. Yineleyelim, DTP reel anlamda Kürt Sorunu’na dair bir politika üretmek derdindeyse Pkk’nın silahlı mücadeleyi bırakması için en çok çaba sarf eden taraf olması lazım. Bunu nasıl yaparlar bilemiyorum, ama yapmalılar! Pkk’nın silah bıraktığı bir ortamda sözü edilen hakların en azından meşru bir ortamda tartışılması çok daha kolay olacaktır!

Bu haftaki Radikal İki’de Baskın Oran şöyle diyordu “ İtiraf edelim, bu memleket hiç yaşamadıysa 1925-37 yılları arası sürekli Kürt İsyanları yaşadı. Bu insanlar durdukları yerde başlarına bela mı arıyorlardı? Dürüstçe söyleyin: Kürt diye devasa bir sorun olduğunu görmemiz için Pkk cinayetleri şart mıydı? Unutmayın ki hala duyuyoruz “Biz çocukluğumuzda Kürt diye bir ayrım bilmezdik, bunlar çıkardı” diyen âdemleri. Tekrar söyleyin: Öcalan Şubat ‘99da yakalanıp da “Bu iş bitti”kten sonra tekrar başlamaması için ne yaptık?”

Şimdi ben soruyorum: Ne yapıyoruz? Bu soruyu hem Kürtlerin Hem de Türklerin kendilerine sorması gerekiyor. Dünden beri msn deki fotoğraflarını Türk bayrakları ile donatan, “beni de alın askere” diyenlerin de sorması gerekiyor! Kasımda kuzenim askere gidecek. Endişeleniyorum onun adına. Şunca yaşına kadar dâhil olmadığı kirli bir savaşın ortasına düşme ihtimali canımı acıtıyor! Türkiye’yi seven, bu vatanı gerçekten önemseyen bir yanımız varsa kalbimizin bir yerlerinde soğukkanlılığımızı koruyarak emin adımlarla aşmamız gerekiyor bu sorunu!

ALLAH AŞKINA DURUN ARTIK!


Yazının Devamı İçin Tıklayın...