Ergenekon Soruşturması sayesinde tekrar gündeme gelen bir konu var; 12 Eylül Cunta Yönetimi ile bir hesaplaşmaya gidilebilecek mi? Bu konu yıllardır tartışılıyor. Kenan Evren katıldığı televizyon programlarında "Öldükten sonra yargılasınlar" diyor gevrekçe gülerek.
Türkiye'de askerin 'dokunulmazlığı' bu ülkenin asıl sahibinin kendileri olduğuna dair inançlarından geliyor. Mustafa Kemal'in askeri kimliğini referans alınıyor. Oysa Mustafa Kemal "siyaset için üniformanızı çıkarın" demiştir bu ülke kurulurken. Ne var ki bu söz havada kalmış ve 1960 yılında ilk açıktan darbe ile siyaset-demokrasi sekteye uğramıştır. Bu o kadar acı bir süreç ki; Halkına güvenmeyeceksin, onun doğru nedir sorusuna cevabını kaale almayacaksın, onun adına yönetime el koyacaksın! Askeriyenin sözüm ona 'elit' çizgisini sağlayan eğitim sistemi, vesayeti meşrulaştıran yönetim anlayışı bu ülke için en büyük sorunu teşkil etti ve hala da ediyor! Hala "köydeki çobanla benim oyum eşit olamaz" yaygarası koparılıyor. Yahu madem o adamın eğitimsiz olduğunu kabul ediyorsun, o zaman o bölgenin eğitimine, kültürel-sosyal kalkınmasına öncelik vermeye ne dersin(iz)?
Askerin devletin bir parçası olmaktan ziyade ayrı bir devletçik olarak kendini var etmesine o kadar alışmış bir haldeyiz ki... Muhtıralara, sözde demokrasi ayarı veren açıklamalara sesini çıkarmayan bir millet haline geldik, getirildik. Aslında işin kolayına alıştık. Bir problemle karşılaşırsa ülke "Asker halleder" diyerek iç geçirdik. Büyük bir çoğunluk ne yazık ki böyle düşünmeye de devam ediyor. Oysa askeriye dediğimiz kurum en basitinden üstünde yaşadığımız toprakları korumakla yükümlü kişilerden oluşmaktadır. Ötesi yoktur bu tanımın. Ne var ki biz hala savcılarla görüşen askerler ile gün geçiriyoruz...
Cuntanın yargılanması konusunda komşudan ders almak gerekiyor. Yunanistan'da yedi yıl hüküm süren askeri yönetim döneminin neye benzediğini anlamak için Emil Galip Sandalcı'nın 1974 yılında derleme yazılarından oluşan kitabı 'seyrederken kendimizi'den bir bölümü okumakta yarar var.Şu yanımızdaki Albaylar Cuntası "nın Yunanistan "ına bakınız. Kuşkusuz Yunanistan , adam başına düşen yıllık geliri şu kadar yüz dolardan, Atina sokaklarının temizliğinden, Yunan ticaret filosunun sağladığı milyonlardan, gece kulüplerinde şımarık milyonerlerin kırdığı tabak sayısından, Onasis "in karısının çıplak poposunun Akrep Adası "nda çekilen fotoğraflarından ibaret değildir. Bugünkü Yunanistan "da binlerce insan tutukevlerinde çürümekte ve işkence görmekte; 1967 darbesinde 14-15 yaşında olup, Papadopulos "un "Hıristiyan Yunanlıların Yunanistan "ı" doktrinine göre yetiştirilen, bugünün üniversite öğrencileri bile Papadopulos "un kardeşi Konstantin Papadopulos "un organize ettiği sivil giysili, deri ceketli özel askerî polis birlikleri ile boğuşmakta; öğrencileri savunan avukatlar polisçe sorguya çekilmekte; çıkmasına müsaade edilen Vradin gibi sağcı gazetelerin sahipleri bile Başbakan Yardımcısı Pattakos tarafından tehdit edilmektedir.
Bir ülkeye bunları yaşatan insanlar cezasız kalabilir mi? Yunanistan cuntacıların yanına bırakmadı yaptıklarını. 1974 yılındaki özgürce yapılan seçimlerden sonra cuntacılar yargılandı ve hepsi ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. İçlerinden yaşayanlar hala hapiste...
İşler bizde ne yazık ki Yunanistan'daki gibi yürümedi. 1980 Askeri Darbe'sinin meşruluğunu onaylamak için kullanılan en sıkı argüman 1982 Anayasası için yapılan referandumda %92 oranında EVET cevabı çıktı. Tıpkı Yunanistan'da olduğu gibi... 12 Eylül ve sonrasında ülkeye huzur geldiğinden dem vurulur bir de. Oysa ki bakılan yer yanlıştır. Hapishanelere, karakollara bakıldığı zaman hiç de ortalığın sakinleşmediğini görebilirsiniz. İşte rakamlar;
• 650.000 kişi göz altına alındı
• 1 milyon 683 bin kişi fişlendi.
• Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.
• 7 bin kişi için idam cezası istendi.
• 517 kişiye idam cezası verildi.
• Haklarında idam cezası verilenlerden 50'si asıldı (26 siyasi suçlu, 23 adli suçlu, 1'i Asala militanı).
• İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis'e gönderildi.
• 71 bin kişi TCK'nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı.
• 98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılandı.
• 388 bin kişiye pasaport verilmedi.
• 30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı.
• 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.
• 30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti.
• 300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
• 171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi.
• 937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı.
• 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.
• 3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.
• 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.
• Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi.
• 31 gazeteci cezaevine girdi.
• 300 gazeteci saldırıya uğradı.
• 3 gazeteci silahla öldürüldü.
• Gazeteler 300 gün yayın yapamadı.
• 13 büyük gazete için 303 dava açıldı.
• 39 ton gazete ve dergi imha edildi.
• Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.
• 14 kişi açlık grevinde öldü.
• 16 kişi kaçarken vuruldu.
• 95 kişi çatışmada öldü.
• 73 kişiye doğal ölüm raporu verildi.
• 43 kişinin intihar ettiği bildirildi.
Bunlar bilinenler... Bilinmeyenler vardır bir de... Yaşananlardan etkilenen sayısız aile vardır. Bu ailelerin normalleşme süreci vardır... Bunlar pek kayda kuyda geçmez... (bkz: 80'li yılların öteki çocukları)
Peki biz ne yaptık bu cuntacılara? Sahi bu cuntacılar kimdi?
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Sedat Celasun'dan oluşan Milli Güvenlik Konseyi 12 Eylül Cuntası'nı oluşturmaktaydı. Bu isimlerden ikisi (Nurettin Ersin ve Sedat Celasun) hayatını kaybetti. Cenaze törenlerinde tüm devlet erkanı hazır bulundu. Kendi elleri ile özgürlüklerini aldıkları siyasiler de oradaydı. Merak ediyorum "Nasıl bilirdiniz?" sorusuna hangi duygularla "İyi bilirdik" dediler... Geriye kalan üç emekli komutanın durumu ise evlere şenlik bir vaziyette sürmekte bildiğiniz gibi.
En ön planda olan Kenan Evren sefahat içinde yaşıyor. 02.03.2006 yılında yayınlanan Genç Bakış programında Muğla Üniversitesi öğrencilerinin sorularını yanıtladı Kenan Evren. Alkışlar arasında geçen bir şovdu! Sorulan sorular bir ara o kadar komikleşmişti ki... Muğla Turizmi hakkında bir soru bile gelmişti. 'Seçkin' bir öğrenci topluluğu salona alınmıştı bu çok belliydi ama bu manzara bile beni utandırmaya yetmişti. "yine aynı durum olsa yine yaparım" demekten çekinmeyen bir zihniyete sahip ve yaptıklarından pişmanlık duymayan eski bir komutan, onu alkışlayan gençler... Ne güzel bir tablo değil mi?
Gençler bir kenara, politikacılar farklı mı ki? Hepsi el pençe divan durmuyor mu Paşa'ya? 12 Eylül'ü eleştire eleştire bitiremeyen sözde solcu CHP yönetimi değil mi 1982 Anayasa'sının değiştirilmemesi için direten?
Anayasa değişikliği demek bu Cunta Yönetiminin yargılanması için yolun açılması demektir. Ergenekon Soruşturması esnasında "Neden asıl cuntacıları yargılamıyorsunuz?" diye bağıran ulusalcı kesimin gözden kaçırdığı şey, bu yargılamanın Anayasada 'geçici 15. madde ile' yasaklanmış olmasıdır!geçici 15. madde
Üçüncü dünya ülkelerine yaraşır bir yüz karasından başka bir şey değildir bu madde! Tehlikenin farkında mısınız hikayelerinden ziyade bir gerçek var önümüzde. Bu gerçeği göz ardı etmek huzursuz etmiyor mu sizi?
12 eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak türkiye büyük millet meclisinin başkanlık divanını oluşturuncaya kadar geçecek süre içinde, yasama ve yürütme yetkilerini Türk milleti adına kullanan, 2356 sayılı kanunla kurulu milli güvenlik konseyinin, bu konseyin yönetimi döneminde kurulmuş hükümetlerin, 2485 sayılı kurucu meclis hakkında kanunla görev ifa eden danışma meclisinin her türlü karar ve tasarruflarından dolayı haklarında cezai, mali veya hukuki sorumluluk iddiası ileri sürülemez ve bu maksatla herhangi bir yargı merciine başvurulamaz.
bu karar ve tasarrufların idarece veya yetkili kılınmış organ, merci ve görevlilerce uygulanmasından dolayı, karar alanlar, tasarrufta bulunanlar ve uygulayanlar hakkında da yukarıdaki fıkra hükümleri uygulanır.
12 Eylül ve önceki darbelerle yüzleşemedikçe gerçek manada toplumsal huzurun bu ülkeye geleceğinden şüpheliyim! "Aman ne var ki kaç yaşlarına gelmişler zaten bir ayağı çukurda" demekle sorunlar çözülmüyor. Bilmek gerekir ki böyle bir yargılama sonrasında üç kişiyi hapise atmanın dışında asıl 'darbe'yi mahkum edeceğiz! Kin duygusundan ötede bir istektir bu. Bu isteği sahiplenmek de demokratik bir ülkede yaşamak isteyen her Türk vatandaşının borcudur diye düşünüyorum!
Askeri 'asker' olarak kabul etmeyi, sivil hayata müdahale etme lüksünün olmadığını öncelikle kendi algımızda netleştirmeliyiz. Bunu başarabildiğimiz noktada sesimiz daha gür çıkacak, bizim adımıza yapılması muhtemel müdahalelerin önüne bir barikat daha konacaktır. Yunanistan'ın 24 yıl önce yaptığı şeyi yapmak için geç kaldık. Çok geç kaldık hem de. Yaşadığı ülkeye bırakın yaşadığı sokağa yabancılaşmış bir gençliğe dönüşmüşken işimiz zor.
Netekim Vazgeçmek olmaz!
Netekim Yılgınlık Yok!
Mücadeleye devam!
Saygılar...
Çarşamba, Temmuz 16, 2008
Cuntacıları Yargılayabilmek!
Yazan Çağatay Aktürk at 11:38 9 Yorum yazıya link ver
Etiketler 12 Eylül, 1980 Darbesi, Albaylar Cuntası, cunta, Darbe, Kenan Evren, Sivil Anayasa, Türkiye, Yunanistan
Salı, Temmuz 31, 2007
Başka Bir Anayasa Mümkün

Seçim öncesi İstanbul Bağımsız Milletvekili Adaylarından Baskın Oran'ın gösterilerinde öne çıkan sloganlardan bir tanesi "Başka Bir Meclis Mümkün" idi. Her kelimenin arasına ilk başta derin esler koyuluyor, sonra da hızlı hızlı söyleniyordu. Başka bir meclisin mümkün olduğunu gösterdik bu seçimlerde. Sıra geldi anayasaya!
Düzenli takip edenler hatırlayacaktır "Demokrasi Notları" başlığını taşıyan yazımın sonunda AKP'nin sivil anayasa hazırlığından ve Zafer Üskül'den kısaca bahsetmiştim. Geçen günlerde Zafer Üskül'ün Hürriyet Gazetesi'ne verdiği röportaj tam beklenen bir haberdi! "Anayasada Atatürk ilke ve inkılaplarına gerek yok". Bu konuya geri döneceğiz, ancak gelin elimizdeki anayasa nedir ne değildir bir ona bakalım!
ANAYASAMIZDA DER Kİ;
- 12 eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak türkiye büyük millet meclisinin başkanlık divanını oluşturuncaya kadar geçecek süre içinde, yasama ve yürütme yetkilerini türk milleti adına kullanan, 2356 sayılı kanunla kurulu milli güvenlik konseyinin, bu konseyin yönetimi döneminde kurulmuş hükümetlerin, 2485 sayılı kurucu meclis hakkında kanunla görev ifa eden danışma meclisinin her türlü karar ve tasarruflarından dolayı haklarında cezai, mali veya hukuki sorumluluk iddiası ileri sürülemez ve bu maksatla herhangi bir yargı merciine başvurulamaz.
bu karar ve tasarrufların idarece veya yetkili kılınmış organ, merci ve görevlilerce uygulanmasından dolayı, karar alanlar, tasarrufta bulunanlar ve uygulayanlar hakkında da yukarıdaki fıkra hükümleri uygulanır.
Kısaca özetlemek gerekirse, görev süresince yapmış oldukları her türlü davranıştan ötürü Milli Güvenli Konseyi'ni yargılayamıyoruz. Kim bu konsey üyeleri peki?
Dönemin;
- Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren
- Kara kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin (2005 yılında vefat etmiştir)
- Hava kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya
- Deniz kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer
- Jandarma genel Komutanı Sedat Celasun
Bu isimleri yargılayamayacağımızı söyleyen bir anayasamız var! Yetmiyor, dikkatli okunduğunda görülecektir ki, bu kişilerden emir alan kişiler de yargılanamıyor. Yani işkencecilerin yargılanmasının önü de bir bakıma kapatılıyor! Ve biz hala demokrasiden, özgürlükten bahsediyoruz. Az önce okuduğunuz paragraf yüzünden Sayın Evren tüm pişkinliği ile "Ben öldükten sonra yargılasınlar" diyebiliyor ekranlardan (Genç Bakış Programı - Muğla Üniversitesi). Yine bu paragraf sayesinde 28 Şubat'ı, 27 Nisan'ı yaşamışızdır.
Çok sevdiğimiz komşu ülkemiz Yunanistan'da 1974 yılına kadar bir Cunta yönetimi vardı, bunu biliyor muydunuz? Sonrasında olanlar şöyle, Darbe yönetimine son veriliyor, Darbeciler yargılanıyor ve ömür boyu hapse mahkum ediliyorlar. Bir tanesi hapishanede ölüyor. Türkiye'de darbe sonrası bir demokrasiye dönüş yaşadı yaşamasına ama, bizim darbeciler keyiflerince emekli oldular. Yetmedi saygı gördüler, el üstünde tutuldular. Anayasadaki bu madde bir türlü değiştirilemedi. Sonra "Avrupa Birliği'ne neden giremedik", "Neden Asker siyasete müdehale ediyor?" gibi soruları sorar sorar dururuz!
Böyle bir anayasaya sahibiz, "Sivil anayasa lazım" dediğimizde "yahu şimdiki ne ki zaten, sivil değil mi?" soruları ile az muhatap olmuyorum, o yüzden belirtmekte tekrar yarar var, bizim sivil değil, askeri bir anayasamız var ve bu anayasa şu an yamalı bohça gibidir. Ben bu durumu bir akademisyen gözü ile değil bir vatandaş olarak gözlüyorum. Gözüken köy kılavuz istemiyor malumunuz.
Hal böyle olunca sivil anayasa için uğraş vereceğini iddia eden AKP'nin kadrosuna Zafer Üskül'ü dahil etmesi bu konudaki ciddiyetini belirtiyordu.
Zafer Üskül kimdir allahaşkına isterseniz ona bir bakalım!
Aklımıza ilk gelenler;
- Anayasa Profesörü
- Boğaziçi Üniversitesi'nde Anayasa Hukuku derslerini emekli olmasına rağmen vermeye devam etmiş bir kişi
- Sodev'in kurucularından
- Tüsiad'ın son demokratikleşme raporunu yazan kişi.
- Nihayetinde, AKP milletvekili.
Anlaşılabileceği üzere, Anayasa konusunda popülist yaklaşmaya çok müsait yüzlerce milletvekilinden en soğukkanlılıkla bu konuya yaklaşabilecek kişidir Sayın Üskül. AKP'den milletvekili olması tüm bu geçmişini silmez, ona bu birikimini kullanmak konusunda yetki verir! Sayın Üskül AKP'yi seçişi konusunda şöyle diyordu Radikal'deki röportajında; "AK Parti ile aramda demokratikleşme konusunda fikir birliği var. Yeni, sivil bir anayasa hazırlama konusunda fikir birliği var. Kurumların iyi işlemesini sağlayacak değişiklikler yapma konusunda fikir birliği var. Mesela son dönemde gördük. Yargı organı hukuka çok da uygun olmayan kararlar verebildi. Bunların değiştirilmesi ve düzeltilmesi gerekiyor artık. Aslında benim AK Parti ile aramdaki fikir birliği, 12 Eylül Anayasası'nın rafa kaldırılması ve artık yama tutmayan bu Anayasa yerine 'demokratik, sivil bir uzlaşma anayasasının yapılması konusunda var." Görüleceği gibi adamcağızın tek derdi demokratik, sivil bir anayasa! Zafer Üskül'ün bu sözlerine karşı çıkacak kimse yoktur diye düşünüyorum!
Şimdi, bir soluklanalım... Elimizde ne var bir bakalım? Türkiye Cumhuriyeti'nin kara lekesi bir Cunta Anayasamız var. Anayasa konusunda yıllarını vermiş, bir çok anayasa tasarısı hazırlamış, demokrat, sol görüşe sahip bir adamımız var. Tek kusuru AKP'den milletvekili olması. Zafer Üskül'lü AKP'nin anayasayı kendi başına, kendi istediği gibi hazırlayıp hazırlayamayacağına yanıtı ise şöyle idi; "Hayır, çünkü hiçbir siyasi parti tek başına bir anayasa hazırlayamaz."
Şimdi gelelim asıl konumuza. Ne demiştir Zafer Üskül, Hürriyet Gazetesi'ndeki röportajında, öncelikle renksiz anayasa olarak tanımlıyor, savunduğu anayasayı. Her ideolojiye eşit mesafede, bir ideoloji izi taşımayan bir anayasa. (Buna karşı çıkacak aklı çalışan bir insan düşünemiyorum ben!) Devam edelim. Asıl tartışmaya konu olan sözlerinin tamamı şu şekilde Sayın Üskül'ün; "Atatürk milliyetçiliği ve Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık yer alıyor. Bu ifadelerin çıkarılması mı gerekecek? Yer almaması doğru olur diye düşünüyorum. Bu bir eksiklik değildir. Mustafa Kemal Atatürk'ün bütün ulusun önderi olduğu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin kurucusu olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Bu ortak değerdir. Bu herkesin sahip olması gereken ortak değerdir. Mustafa Kemal Atatürk başka bir şeydir, Kemalizm veya Atatürkçülük başka bir şeydir. Anayasa bu anlamda Kemalizm ideolojisinin izini taşıyor."
Burada dikkatinizi çekeceğim nokta şudur, Zafer Üskül "Anayasada Atatürk ilke ve inkılaplarına gerek yok" dememiştir, ""bu ifadelerin sivil anayasada yer almaması onların önemini azaltmaz" demiştir. Bu iki cümle arasında fark yok gibi gözükür ama Medya Analizi dersi almış, haber yorumlamayı bilen arkadaşlar anlayacaklardır aradaki farkı. İlk cümledeki yargının sertliğine bir bakın ki başlık olarak bu vardır haberde, bir de Üskül'ün cümlesine! Gelin burdan yakın, Hürriyet Gazetesi'ne Hoş geldiniz!
Bu ülkeyi Mustafa Kemal ATATÜRK ve yol arkadaşları kurmuştur. Yapmış olduğu devrimlere (devrim demeyi yasaklayan da bir anayasamız vardır. İnkılap denmesi zorunlu kılınmıştır 12 Eylül döneminde. Malum "Devrim" kelimesi yasaklı kelimelerdendi.) inanç ve bağlılık illa bir yerlere yazılı mı olmalıdır? Benim bu tartışmalar başladığından beri sorduğum soru budur!
Kaldı ki bu ülkede yaşayan her insan kemalist mi olmak zorunda yoksa sosyalist olmaya izin var mı? Yoksa sosyalistler de aynı zaman da Kemalist mi oluyor? Nasıl oluyor? Türkiye'nin bunları konuşmaya ihtiyacı vardır.
Eğer katı, sistematik bir ideoloji ile yönetilmek istiyorsak, imza toplayalım vallaha, asker kursun partisini, en şaşmaz, en doğru demokrasiyi bizlere sağlasın!
Zafer Üskül'ün bilim adamı kimliğini umarım AKP kaldırabilir, çünkü nesnel bakış açısı ile konuşabilme yetisine sahip birisi. AKP'nin başı biraz ağrıyabilir bu yeni isimlerin bazıları ile. Misal çok net, hiç ık mık demeden "Sivil Anayasa gelsin - 301 gitsin" diyen AKP 2. Bölge Milletvekili Ayşenur Bahçekapılı'yı da gülümseyerek izliyoruz. Kendisi İstanbul Barosu'nda sol görüşlü avukatların oluşturduğu Çağdaş Avukatlar Grubu'nun üyesi ayrıca.
Toparlarsak, Zafer Üskül ne Atatürk Devrimlerini yok saymış, ne de yok saymak isteyen birisidir. Bu Devrimlerin toplumun ortak değeri olduğunu söylemiştir. AKP'den olduğu için İslamcı olmak zorunluluğu yoktur. O yüzden "Eyvah işe başladılar hemen, dakika 1 gol 1" diyen gazete okumaz, araştırma yapmaz arkadaşlara biraz okuma alıştırması yapmayı öneriyorum!
Son Söz;
Bugün bu konumda olmamızı sağlayan Mustafa Kemal ATATÜRK'ün devrimlerini hatırlamak, sahiplenmek için yazılı bir hatırlatmaya ihtiyaç duyuyorsak vay halimize!
Yazan Çağatay Aktürk at 09:26 6 Yorum yazıya link ver
Etiketler 12 Eylül, Anayasa, Kenan Evren, Zafer Üskül



