Cuma, Eylül 05, 2008

Ermenistan Gezisi Türkiye'ye Ne Sağlar?


En son söyleyeceğimizi en başta söyleyelim; "Hiç bir şey sağlamaz!" Elbette burada kastettiğim diplomatik anlamda bir yarardır. Yoksa bu gezi iki halk için cidden güzel bir fırsattır. Ne var ki bu işi çok da büyütmemek gerekiyor. Bir süredir bazı gazete yazarları bu gezinin eşi bulunmaz bir fırsat olduğunu söylüyorlar.

Türk halkının aklında düşman algısının kapılarını aralayan ülkeleri sayın desek yoldan geçen birisine büyük ihtimalle verilecek cevapların çoğunluğu Yunanistan veya Ermenistan ile başlayacaktır. Ermenistan'ın özel bir durumu var elbette, Soykırım meselesi, uluslararası arenadaki Türkiye'ye karşı etkinlikleri, geçmişte vukuu bulmuş ASALA meselesi, Azerbaycan meselesi... Saymakla bitmeyecek sorun var. Ne var ki sorunlar da çözülmek için var. İki ülke arasındaki bu diplomatik-siyasi meseleler biz insanların günlük hayatını şu an etkilediği kadar etkilememeli. Ermeni dediğimiz zaman insanlarımızın çoğunun aklına gelen "düşman" algısını yıkmak birlikte yaşamakla, birbirini tanımakla mümkün olabilir ancak. İstanbul'da ve Anadolu'nun az da olsa bir kesminde Ermeni kökenli vatandaşlarımız var.

Bugüne kadar bir çok Ermeni arkadaşım oldu. Türkiye'de azınlık olarak yaşamanın zorluğunu da kendilerinden öğrendim. Yurtdışına çıktıklarında kendilerini anlamayan arkadaşları, akrabaları ile yaptıkları tartışmaları dinledim. Yurtdışındakiler buradaki Ermeni'leri anlamakta zorluk çekiyorlardı. "Nasıl bir Türk ile arkadaş olabilirsin?" sorusu soruluyordu. Aslına bakarsanız bu o kadar normal bir soru ki, iki taraf da birbirine karşı 'düşman uzaylı' muamelesi yapıyor. Birbirini tanımadan, bilmeden katı bir düz zihniyet ile yargılarda bulunuyor. Oysa çok düşünmeye hiç gerek yok, hepimiz insanız, ortak nokta arıyorsak işte tam buradan başlamamız lazım. Sonrası ip çözüğü gibi geliyor zaten. Kabul edelim ya da etmeyelim aynı topraklarda yeşermiş bir kültürümüz var. Ermeni ezgilerine bir kulak verin Bach'tan, Shopen'den daha tanıdık geleceği muhakkaktır. Müziğin evrenselliği tartışılmaz elbette ama benzer kültürlerin ürettiği ezgiler, notalarla canlandırılmaya çalışılan duyguları daha iyi ve kolay anlamamızı sağlar. Bir ortak nokta daha size işte...

İki ülke halkının birbirleri hakkındaki bu amansız anlamamazlığa dayalı politikaları aslında diplomatik sorunların bir aynası. İki ülke arasında doğru düzgün bir bağ yok ki fiziksel açıdan. Ermenistan'dan Türkiye'ye tatil için gelen kaç kişi vardır? Keza bizden de oralara giden var mı acaba? Dönüp dolaşıyoruz ve üst kademedeki bürokratların söylemleri üstünden bir algı türetiyoruz. Tek kelime ile yazık ediyoruz yazık!

Gündemdeki maç konusunda CHP yine CHP'liğini yapıyor. CHP Genel Saymanı Özyürek; “Gül’ün Ermenistan’ın ayağına kadar gitmesi, Türkiye’nin itibarını, haysiyetini zedeleyen bir davranıştır” dedi. Deniz Baykal'da "... Bari gitmişken bir de Soykırım anıtına çelenk koysun." dedi. Hey yarabbim popülizm sen nelere kadirsin? diyerek geçiyorum bu sözleri.

Ermenistan Hükümeti'nin binlerce yanlışı olabilir, ancak bu yanlışlar iki ülke halkının hayatlarına mal olmamalı değil mi? Ne yazık ki bu da oldu. Asala terörünün boyutları ortadadır. Tartışmaya gerek yoktur. Günümüze gelince de, ne yazık ki sırf Ermeni olduğu için öldürülen bir gazetecinin, Hrant Dink'in kanları elimize bulaştı. Çıkmak da bilmiyor. Bu maçın çok büyük bir fırsat olduğunu söyleyenler belki Hrant konusunda da aynı şeyi söylediler ama unutulmamalı ve akıldan hiç çıkmamalı acı ama gerçek bir konu var. Hrant Dink cinayeti sonrasında Türkiye büyük bir fırsat yakalamıştı. O fırsatı nasıl kullandığı konusunu açmaya gerek var mı? Son yapılan Hrant Dink davasında kahkahalar, espiriler havada uçuştu. Onu geçtik hadi, bu cinayetin "milli reflekslerle işlenen bir genç cinayeti" olmadığı apaçık ortadayken asıl faillerin ortaya çıkması geciktikçe gecikiyor. Ergenekon ile tekrar gündeme gelen bu cinayetin arkasındaki gerçek güçler ceza alabilecek mi? Alın size fırsat! Söz konusu maç bu kadar büyütülmemeli. Beş altı saatlik bir geziden ne bekliyoruz ki? Allah vere de sahada bir olay çıkmasa diyorum ben!

Velhasıl bu vesile ile Hrant Dink'i tekrar analım. Ümit Kıvanç tarafından hazırlanan "19 OCAK'TAN 19 OCAK'A - HRANT İÇİN ADALET" belgeselini izleyelim.


Yazının Devamı İçin Tıklayın...

Salı, Ocak 29, 2008

Hrant Dink'i Vurdular!

Bundan tam 10 gün önce idi.

Hrant Dink’e kıymışlardı ya…
Hani tam 1 yıl önce saat 15.00’te, Agos Gazetesi’nin önünde, ensesinden vurmuşlardı ya…

Gazeteciydi ya hani. Neydi ki günahı?

Senden benden farklı düşünüyordu belki ama Anadolu’yu senden benden de iyi biliyordu.
Anlattığı Anadolu Hikâyelerinde Türk – Ermeni ayrımcılığından öte birkaç damla gözyaşı olurdu. Ben öyle bildim en azından.

“Yok!” dediler ama. Türklüğe Hakaret etti dediler. Hedef gösterme yarışına girdiler. Veli Küçük’ü, şusu busu 301 Panayırında en ön saflardan yerlerini ayırtmışçasına mahkeme girişlerinde hazır ve nazır olarak bulunmaya başladılar! Bu esnada birilerinin Ağabeyleri de boş durmuyordu herhalde bu esnada. Ogün’e yol yordam öğretiyorlardı herhalde… Sözün kısası “Plan yapıyorlardı plan!”
Öldürdünüz be Hrant’ı… Sorgusuz sualsiz, gözlerinin içine bakamadan, vurdunuz ensesinden, arkasından…

Akşam vaktiydi, arkadaşım “Dikkat et, bir gazeteciyi vurmuşlar, etraf karışık” diyordu bundan tam 1 yıl 10 gün önce. Kim acaba diyerek koştum eve. Her kanal canlı yayında, hepsi Harbiye’de… “Hrant Dink Öldürüldü, vuruldu…” bantları ardı ardına geçiyor her birinden... Okkalı bir küfür savurup çıkmıştım dışarı. “Bir insanın hayatı, bir kurşunun fiyatına denk midir? Bu kadar ucuz mudur?” sorularına hamasi gözle değil de insani gözle baktığınızda çok fazla anlam ifade etmeye başlıyorlar. Gerçekten de Hrant Dink bu şekilde ölmeyi hak etmemişti tıpkı bu Dünya’daki herkes gibi. Ama vurdular… Acımadan, ense kökünden… Türklüğün üstündeki leke böylelikle silinmiş oldu birilerine göre… Oysa birisi çıksa, “Türklüğün üstündeki leke filan silinmedi, sadece lekenin üstünü biraz daha kan ile boyadık” dese ne olacak? Yalan diyorsun mu diyeceğiz? Hem sevmiyor muyuz kan ile boyamacılık yapmayı? Militarizm ülke evlatlarına o kadar güzel aşılanıyor ki yurdumda, ilköğretim – lise çağındaki gençler “kanlarından yaptıkları, boyadıkları) Türk Bayrağı ile Yaşar Büyükanıt’ı duygulandırıyorlar.

Türk milletini üstündeki lekenin daniskasının, aşağılamanın en büyüğünün TCK 301 ve 301 çocuklarının, Ogünlerin - Samastların olduğunu ne zaman göreceğiz? Hrant Dink’in yaşıyor olması mı, yoksa Beyaz Bereliler gibi sözde bir kahraman sınıfının yaratılması mı daha tehlikelidir? Her beyaz bereli birisini gördüğümde irkilmem mi doğru olan? Kimileri bu soruma, “Beter ol!” bile diyebilir. Yine bu aynı kişiler “Hepimiz Hrant’ız Hepimiz Ermeniyiz” sloganının arkasındaki ruh halinden de bihaber, ağızlarına geleni saymaktan durmadılar. Durmuyorlar da. Son yıllarda yükselişe geçen “Ulusalcılık – Milliyetçilik” benim tabirimle “evcilleştirildiği zannedilen Faşizm” ne Hrant’ı koruyabildi bu ülkede, ne de ders çıkarabildi. Teknik, mahkeme tutanakları - detaylarla boğmak istemem sizleri, ancak süreci takip eden kişilerin bilebileceği gibi, Hrant Dink Cinayeti’ndeki ihmaller, görmezden gelişler, cinayet günü polislerle, jandarma istihbaratı ile yapılan telefon görüşme kayıtları… Yok yok resmen. Yok yok!

Bu rezaletin ardından yaşadıklarımız yüreğimize su serpeceği yerde, daha da sinirlendirdi bizleri. Türk Bayrağı önünde fotoğraf çektirme yarışından “plan yapmayın plan” isimli güzide provokatif türkümsü ile doruğa ulaşan cinayeti ve zanlıyı “övme” suçu “beyaz bere”lerle daha da sokağa indi. İşportacılar beyaz bereler ile ceplerini doldurdular, evlerine ekmek götürdüler…

Hrant Dink Cinayet’i ne bir ilkti ne de bir son olacak. (Dünden Bugüne öldürülen gazeteciler hakkında detaylı bir derlemeye şuradan erişebilirsiniz) Hrant’ı simgeleştirmeye karşı olanlar, bu kadar fazla anılmasının, gündemde yer almasını anlayamıyorlar. “Agos Gazetesi daha önce ne kadar satıyordu, şimdi ne satıyor?” diye soruyorlar. “Hrant Dink diye birisi var mıydı daha önce biliyor muydun ki?” diye de soruyorlar. Hrant bir tabu, bir yücelik kurumu olarak görülmemektedir. Ne anma toplantılarında, ne de kendisi hakkında konuşurken. Hrant’ı mitleştirmek Hrant’a yakışmayacak bir şeydir. Hrant Dink öldürüldü! Neden? Farklı düşünüyordu. Yaşadığı ülkenin demokratik, özgürlükçü bir toplum olduğuna inançla, fikirlerini “korkmadan” beyan etti. Bunun sonucunda önce 301 ile yargılandı, sonra öldürüldü… Bu yaşanılanları siyasi-politik bir bakış açısı ile değil de sadece yan komşunuzun başına gelmiş olaylar zinciri gibi görmeye çalışırsanız, hiçbir şey hissetmeseniz de içiniz bir “cız” eder.

Hrant Dink’in cenazesindeki kalabalığı başka türlü açıklamanın yolu yoktur. Kalleşçe, yüzsüzce, şerefsizce, sırf farklı bir şeyler söylüyor diye, sırf Ermeni olduğunu kısık sesle söylemediği için, sırf bu sebeplerden ötürü öldürüldüğü için binlerce insan sesini kısmadı o gün “Hepimiz Ermeniyiz, Hepimiz Hrant’ız” diyerek bağırmanın sebebi burada yatmakta işte! Hrant Ermeni Kimliğinin bedelini ödedi memleketimizde. Ne kadar utansak azdır!

Hrant Dink Cinayeti’ni ve son dönemde meydana gelen diğer etnik-siyasi kaynaklı, yetkililerin “milli duyguları kabarmış gençler” olarak niteleyip, “münferit olaylar” listesine aldığı bu faşizan saldırıların örgütlü, planlı, devletin birçok kademesi ile iç içe yapıldığı artık bir gerçek. Bu gerçekle yaşamak zordur. Bu gerçeğe sahip bir ülkede mücadele etmek, demokrasi – adalet için mücadele etmek zordur. Hrant cinayeti ne son cinayettir ne de ilk. Belki kimilerinin listesinde üstü çizilmiş bir isimdir Hrant Dink. Ama bir yandan bir şeyleri sorgulamaya başlayan Türk Genci için de bir milattır belki de. Dedikleri gibi, Hrant ölmeden önce çok fazla bilinmiyordu belki. Evet, Agos Gazetesi şimdiki kadar satmıyordu belki. Çok acı böyle bir çıkarsama da bulunmak ama şimdi milyonlar Hrant’ı biliyor. O milyonlardan yüz binler farkında Hrant’ın neden öldürüldüğünü.

Tam 1 yıl 10 gün önce öldürüldü Hrant Dink. Biz de 10 gün önce Hrant’ı anmak, cinayet davasının sahipsiz olmadığını, bu utancın sahiplerinden birisi olduğumuzu avazımız çıktığınca haykırmak için Taksim meydanından Harbiye’ye, Agos Gazetesi’nin önüne doğru yürümeye başladık. Harbiye Askeri Müzesi’nden yukarısı trafiğe kapatılmıştı. Kalabalık muazzamdı. Sloganlar yükselmeye başladı. “Hepimiz Hrant’ız Hepimiz Ermeniyiz”, “Yaşasın Halkların Kardeşliği”, “Katil Devlet, Hesap Verecek” atılan sloganların başında geliyordu. Saat 15:00 e gelirken tam bir sessizlik içinde saygı duruşunda bulunduk. Hrant için, Türkiye’de siyasi-etnik cinayetlerin son bulması için. Sonrasında Oral Çalışlar ve Rakel Dink konuştular. Rakel Dink o yanık, içi yanan sesiyle “keşke yaşasaydı, 301'den hapiste olacaktı.” dedi. Gelin çıkın şimdi işin içinden. Hrant Dink keşke öldürülmeseydi, keşke 301 olmasaydı, keşke şu milliyetçi duygular içinde yaşayan gençler ve onların ağabeyleri ve o ağabeylerin amirleri biraz daha “insan” olabilselerdi. Olmadı… Olamıyor… Ama bir gün olacak! İnanmak gerekiyor Dostlar. İnanmadan, mücadele etmeden olmuyor çünkü!

Anma töreninde yapılan konuşmaların ardından yapılan anons, sessizce dağılmayı söylüyordu. Katılanların büyük bir çoğunluğu da buna uygun şekilde Şişli ve Taksim yönünde dağılmaya başladı. Ancak ne var ki böyle toplanmaları kendine hep fırsat bilen, bir grup Taksim yönünde yolu kapatarak yürümeye başladı. İşte basında “Hrant Dink Anma töreninde çıkan olaylar” denen olaylar bundan sonra başladı. Anma töreninde neredeyse hiçbir olay olmadı. Sadece kalabalığın fazlalığından bir müddet sonra polis barikatları, katılanların da desteği ile kaldırıldı… Konserve kutusu olmaktan kurtuldu katılımcılar…

Taksim meydanına kadar sloganlar atarak gelen grubun anma töreni ile bu noktada bir bağı kalmadığını söylemeye gerek yok. Ancak ne var ki, İstiklal caddesinde Tünel tarafında polisle karşı karşıya gelen göstericilerin cezası, anma törenine katılan binlerce insana kesilmeye çalışıldı. Bunun yalan – yanlış olduğunu vurgulamak boynumuzun borcudur. Çünkü biliyorum ki o anma törenine
Hrant Dink’in bir yazısını bile okumamış yüzlerce insan katıldı. Sokak ortasında bir adamı arkasından vurmanın utancını içinde hisseden kişilerdi bunlar. Oluşan bu kamuoyunu kimsenin kirletmeye hakkı yoktur!

10 gün öncesini unutmak çok kolay değildir. Ama ileride unutmamamız gereken bir süreç var. Hrant Dink Cinayeti Davaları! Agos’un önünde 10 gün önce toplanan kalabalığın en azından üçte birini hak ediyor bu davalara destek için giden kişilerin sayısı. Sayımız ne kadar çok olursa sesimiz o kadar yüksek çıkıyor çünkü. Sesimiz ne kadar yüksek çıkarsa, Ogünlerin, Fatihlerin avukatlarının tükürükler saçarak yaptıkları hakaretlerin sesi bastırılıyor!

Sadece Hrant Dink için, Ermeniler için değil, Türkiye için, Türkiye’nin daha yaşanılır bir ülke olması için sesimizin daha gür çıkması şart!

Anadolu topraklarında yaşamak herkese nasip olmuyor. Bu toprakların yeşerttiği kültürel panayır ortamına silah sesleri denk düşmüyor! Korkmadan bir kez daha söylemek gerekiyor;

“YAŞASIN HALKLARIN KARDEŞLİĞİ”

Yazının Devamı İçin Tıklayın...

Çarşamba, Eylül 19, 2007

Anayasa ise Hepimizin Anayasası!

Anayasa Tasarısı konusunda hararetli tartışmalar sürerken, gündeme İsmail Türüt'ün "plan yapmayın plan" şarkısı düştü. Şarkının içinde geçen "O günler", "Yasinler" bir kenarda dursun, asıl gündemi yaratan youtube'da bu şarkıya klip yapan kişiydi. Bir ölünün üstünden, hem de haince, arkadan sıkılmış bir kurşunla öldürülmüş bir kişinin görüntüleri ile vatanseverliği ön plana çıkarmak ne demektir?

İzlediğim bu görüntüler, kökleri Karadeniz'e uzanan bir Türk vatandaşı olarak beni hem üzdü hem de utandırdı. Konu hakkında gerekli kişiler hakkında soruşturma açılmış, bu sevindirici ama Trabzon Emniyeti'ni Dink Davası'nda aklayan yargımız buna da bir çözüm bulur gibime geliyor. İşte böyle bir ortamda bir derdimiz de sivil anayasa! İsmail Türüt için de, benim için de geçerli olmasını arzu ettiğim sivil anayasa. Geçen yazımda da belirttiğim üzere, gündemdeki taslak yürürlükteki anayasadan bi çok konuda farklılık arzetmeyecek yönde ilerliyor, ilerletiliyor. Bunun gerekçesinde de "kriz yaratmamak" isteği yatıyor.

Demokrasi, insan hakları, özgürlük, adalet gibi sözler söylendiği zaman hala aklına "kötü" şeyler gelmeye müsait bir halka sahip olan ülkemizde sivil anayasanın ne oranda sahiplenileceği, yöntem kargaşasından bahsedilen yeni anayasa hazırlama sürecinde halkın bir rolünün olup olmadığı önemli sorunlar. Medyada süregelen yeni anayasa tartışmalarının bir kolu yöntem tartışması idi. Kapalı kapılar ardında hazırlanan anayasa taslağının "sivil" özelliğinin kaybedildiği söylenip durdu. Aslına bakarsanız "sivil" de ne yapacağını bilmiyor bu noktada. O yüzden etliye sütlüye karışmadan, olduğu yerden gelişmeleri bir magazin programı edasıyla izliyor.

Sivil toplum örgütleri, sendikalar seslerini yükseltiyor, o da demokrasi kültürü daha tam anlamıyla yerleşmemiş bir ülkede bu baskı unsurlarının sesinin yükselebileceği kadar. Sorun da aslında burada patlak veriyor. Demokrasiden ve ifade özgürlüğünden, empatiden yoksunluğumuzun en güzel sağlamalarından birisini daha bizlere sunan İsmail Türüt'ün şarkısı ortalıkta dolanırken, hakediyor mu bu halk benim özlemini duyduğum bir anayasayı? Özlemini duyduğum anayasa var olsa bu ülkede kıymetini bilecekler mi ki? İşte bu sorular çok yanlış sorular, bu sorular kolaya kaçan, en iyisini ben bilirim gerisi fasa fiso diyen "Aydın" sayıklamalarından birisidir.

Gönül isterdi ki bu ülkenin politik tarihindeki sahnesinde, askerlerden çok siviller yer alabilseymiş. Gönül istiyor ki anayasalarımız tepeden inme değil de halkın elleriyle yukarılara taşınsaymış. Ülke gerçeklerimiz bu yönde olamamış malesef. Dün gazeteden öğrendiğim bir olay var mesela, paylaşayım. "İspanya'da Franco falanjizmi sırasında direnişçiler, aydınlar ve hukukçular demokrasiye geçildiğinde yasallaştırılmak üzere bir anayasa tasarısı hazırlıklarına başlamışlar; ancak tasarı metinlerini üzerinde taşıyanların ağır cezalara çarptırılması nedeniyle güvenli bir iletişim yolu aramışlar: İspanya'da kadınların pudra kutularının mahremiyeti varmış; kocaları dahi pudra kutularını açamazmış. Direnişçiler de, sorunu, metinleri pudra kutuları içinde birbirlerine ileterek çözmüşler. Şimdi 1978 İspanyol Anayasası pirinç bir pudra kutusu içinde sergileniyor." Sivil anayasa dediğiniz işte bu şekilde olur ve o kadar kıymetlidir ki, sergilemekten de hakkında konuşmaktan da, onur duyarsınız! Tıpkı Kurtuluş Savaşın'nda emperyalizme karşı vermiş olduğumuz halk mücadelesinden bahsettiğimizde tüylerimizin diken diken olması gibi bir hissiyattır bu!

Ne yazık ki 2008 yılında yukarıda bahsettiğim özelliklere sahip bir anayasamız olamayacak. Eleştirmekten geri kalmadığımız halk kitleleri açısından ise değişen çok bir şey olmayacak. Bürokratik işlemlerinde alışık oldukları bir kaç uygulamanın değişikliğe uğradığını farketmek dışında. Halkı siyasetten-politikadan olabildiğince uzak tutan, "siz bilmezsiniz, oyunuzu verin, biz gereğini yaparız" diyen siyasilerimiz sağolsunlar. Ülke insanını siyasetten korkutan-soğuklaştıran, devlet çalışanlarına siyaset yasağı koyan bir geçmişten gelen ülkemizde, halk bu süreç içinde ne yapacak? AKP Grup Başkanvekili Sadullah Ergin "Anayasa görüşmeleri Kızılay Meydanı'nda yapılacak değil ya?" diye buyurmuşlar. Yav keşke yapılsa. Bırakın Avrupa'yı Dünyaya örnek oluruz. Ama şu anki durumda ne yazık ki yüz gülümseten bir hayal olarak kalıyor bu tarz düşünceler.

Mevcut durumu bir "geçiş" süreci olarak görmek meselesi var bir de. Tam anlamıyla sivil olmasa da, ülkenin içinde bulunduğu koşulları da göz önüne alıp, ucundan kıyısından kırpıklanmış bir anayasa metni ile bir süre daha idare etmemiz ve daha sonrasında özlemini çektiğimiz anayasaya kavuşacağımızı söyleyenler var. Pakvizyon'dan Sayın Talha Bey bir önceki yazıma sağolsunlar yorumlarıyla katkıda bulunmuşlar, diyorlar ki; "Sizin de dediğiniz anayasada pek bir değişiklik yok. Yalnız bu anayasanın büyük bir önemi var. Tarihte geçiş anayasası olarak anılabilir. Bunu söylerken yanlış anlama çekilmesin, sivilleşme hususuna değiniyorum. Mevcut şartları göze almak gerek. Evrim şeklindeki gelişme ülkeye daha hayırlı olur düşünüyorum." Reel düşündüğümüz zaman, mantıklı geliyor bu yorum.

Geçiş dönemi anayasası olarak yorumlanabilen bu dönemeci biraz kolaycılık olarak görüyorum. 1961 - 1982 anayasaları da hep bu dönemece işaret değilmiydi? Peki bu anayasadan sonrakinin de bir geçiş anayasası olmayacağının garantisini kim verebilir?

Süreç uzun bir süreç aslına bakarsanız, öncelikle sloganların ötesinde oluşturulmayı bekleyen bir demokrasi bilincimiz var! Bu bilinci halk, yani biz kazanmadan, tepeden de olsa yandan, alttan da olsa, yapılan her anayasa hep içe sinmeyen ve gururla hakkından söz edemeyeceğimiz bir anayasa olacak. O yüzden, yanınızdaki, berinizdeki insanları tanımakla işe başlamalıyız! Ezberlerini bozmadan, oldukları gibi onların "kim" olduğunu bilmeliyiz! Birbirimizi tanıdıkça, merak etmeyin, ezberler bir bir bozulur. Bu bilinç ile politika yapmaya başladığımızda kazananın "biz" olduğunu görmemiz kaçınılmazdır.

Toparlarsak;
Empati - demokrasi bilinci gibi unsurlarla içiçe olmayı elzem olarak görmüş, gördürülmüş bir toplum için sivil anayasa yapıyoruz deniliyor. Geniş katılımlı bir uzlaşmanın ardından bu taslağın halk oyuna sunulacağı söyleniyor. Bakalım, göreceğiz, şimdiden bir şey demek zor. Ama şimdiden diyebileceğimiz bir şey var, daha çok ekmek yemeliyiz, Birbirini tanımayan, anlamaya çalışmayan 70 milyon insana, sivil anayasa değil ancak bir çoban, bir kaval gerekir bir tutmak için! O yüzden bize sorulmasa da, derdimizi anlatmaya, sesimiz çıktığınca devam etmeliyiz! Sanılıyor ki bu işler çok kolay, sıkıntısız geçecek. Asla öyle bir şey yok, sıkıntısız, çabasız uğraşsız olmayacak bu işler. Ancak o da bir başka yazı konusu olsun...

Saygılar efendim.

Geçtiğimiz 15 Eylül Hrant Dink'in doğum günüydü. Birbirimizi tanımamız, anlamamız için dil döken bu adamın bir röportajını izlemenizi öneriyorum! Anadolu Kültürü, birlik beraberlik nasıl dile getiriliyormuş görülsün diye! Kimin arkasından kurşun sıkıldığı farkedilsin, biraz daha utanılsın diye!

Yazının Devamı İçin Tıklayın...