Salı, Ekim 09, 2007

21 Ekim 2007 Halk Oylaması Üzerine

21 Ekim 2007 doğumgünüm. Eğer süreç hız kesmeden devam ederse de, ilk defa bir referandumda oy kullanacağım tarih bu tarih olacak. Gündemdeki tartışma malumunuz, AKP'nin seçim kararından önce masaya yatırdığı bir anayasa değişikliği paketine dayanıyor. Bu pakete göre 11. Cumhurbaşkanı'nı halkın seçmesi referandum sonucuna göre belirlenecekti.

O dönemi bir hatırlayalım. Cumhurbaşkanlığı seçimi bir kriz halini almıştı. Anayasa Mahkemesi yıllarca tartışılacak olan "367 yeter sayısı" kararını almış, böylelikle Abdullah Gül seçilememiş, AKP hızlı ve iyi denebilecek bir politika sergileyerek anında cevap vermiş ve "O zaman halk seçsin" diyerek kolları sıvamıştı, gerisini biliyoruz. AKP'nin hesaba katamadığı şey, değişiklik paketinin seçimlerden sonraya kalabileceği idi. Nitekim öyle de oldu. Böylece değişiklik metnindeki "11. Cumhurbaşkanı" ibaresi bir sorun olarak gündeme taşındı. Aslında bu paket sadece cumhurbaşkanlığı seçimi ile alakalı değil. Toplumda genel kanı bu yönde. Oysa tam olarak, Cumhurbaşkanını halkın seçmesini, görev süresinin beş yıla indirilmesini, bir kişinin iki kez cumhurbaşkanı olmasını öngören anayasa değişikliği paketinde, milletvekili seçilme yaşının 25'e düşürülmesi, TBMM'deki oylamalarda toplantı yeter sayısının 184 olmasına ilişkin hükümler bulunuyor.

Bu değişiklik gerçekleşmediği için, 25 yaşında seçilme işi de suya düştü. Abdullah Gül cumhurbaşkanı olabildi, demokrasi olağanlığını bu yönde korudu belki ama, 25 yaşında seçilemese bile "aday" olma heyecanını yaşayamayan onlarca insan ancak derin bir iç geçirdi. Burada bir parantez açmak gerekirse, Ortada hepimizin uzaktan uzaktan baktığı bir "ev ödevimiz" var aslında. AKP'nin kendi başına hazırladığından yakınılan yeni anayasaya katkıda bulunmak bu ödevin içeriği. Katkıda bulunmayıp yeni bir tane siz de yazabilirsiniz hem! "Olmamış, otur sıfır!"cılık yapmak yerine yapıcı bir şekilde konuyu ele almamız hem bizim, hem de bizden sonraki nesil için en doğru hareket olacaktır! Bu ev ödevini nasıl yapacağımızı tam olarak bilemediğimizden de, üstünde konuştuğumuz referandum (anayasa değişikliği paketi) ile ne yapacağımızı da bilemiyoruz. CHP referandumun komple durdurulmasını istiyor. Anayasa değişikliği paketinden Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün görev süresini tartışmalı kılan maddelerin çıkarılmasına TBMM Anayasa Komisyonu dün onay verdi. AKP'nin hazırladığı teklif komisyonda MHP ve DTP'nin desteği ile kabul edildi. Teklifin TBMM Genel kurulu'ndaki birinci tur oylaması ise yarın.

CHP'nin bir argümanı daha var ve diyor ki, "Zaten yeni bir anayasa için çalışılıyor, Cumhurbaşkanı seçimi işini Yeni Anayasaya bırakalım". Referandumun mali bir külfeti de var. Kullanılan kağıt-mürekkep miktarı, sandıklardaki görevlilere verilecek para, ulaşım vs. derken maliyet 200 trilyon TL oluyor. Yeni anayasada geçerliliği kalmayacak bu referandumun gerekliliği gerçekten bir tartışma konusu. Zaten anayasa da tüm bu konular baştan yazılacak. Tabi yazılabilirse...

Gönlümden geçen, demokratik, cunta anayasası kültüründen uzak, halkın yanında durabilen bir anayasaya nereden gelirse gelsin kucak açmak. Ancak bu işi daha çok konuşacak gibiyiz. Ve bir noktada bu işin uzun bir süreliğine rafa kaldırılma ihtimali az değil. İşte sırf bu ihtimal yüzünden yapılacak referanduma destek veriyorum. Bunu desteği verirken Sayın Erdoğan gibi romantik bir söylemle "..Türkiye bundan böyle referandum kültürüne alışmalıdır. Öyle kanunlar gündeme gelecek ki artık bunları sahibine götüreceğiz. Sahibi kim millet" demiyorum. Açıkcası halk olarak, birey olarak ne koparırsak kardır diye düşünüyorum.

Biraz da sözü edilen paketin içeriğinden bahsedelim. Açıkcası seçilme yaşının 25'e indirilmesi Cumhurbaşkanını halkın seçmesinden çok daha önemli ve öncelikli bir mesele. 25 yaşında bir insanın meclise girmesine olanak vermek neye sebep olur? Bunu düşündünüz mü hiç? 25 yaşına kadar kendisini geliştirmesini teşvik edersiniz bir kere. Özgüven kazanmasına yardımcı olursunuz, sindirmezsiniz çocuklarınızı. Apolitik olmasından, fikir belirtememesinden şikayet edilen gençlere "Haydi buyur" demektir bu değişiklik. Elbette bu tek bir yasa ile olacak iş değil, eğitim sistemimizin de ciddi anlamda bir reforma ihtiyacı olduğu aşikar. Ancak yine de olumsuz düşünmeyi bir yana bırakıp pozitif olursak bu anayasa değişikliği binlerce genci siyaset sahnesine çekip kendisini geliştirmesine fırsat tanıyabilir. Her ne kadar daha önce "Gençlik Kolları Üstüne" yazdığım yazıda partileri ve gençleri eleştirmiş olsam da, siyaset arenasında değişik yüzlerin-politikaların hasretini çeken herkesin bu değişikliğe destek vermesi lazım! Kaldı ki eğer 25 yaş seçim yaşı olursa, belki ezber söylemlerden sıkılmış genç kitle yeni bir söylem ile buluşma beraberinde, yeni bir söylem üretme derdine girer. Bunu denemeden bilemeyiz. O yüzdendir ki denemeliyiz!

Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesine gelince. Ne güzel derim. Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesine kimsenin karşı çıkacağını da düşünmüyorum. Tartışılan şey yetki kullanımı konusunda. Halkın yani en büyük iradenin seçtiği insana sembolik yetkiler vermeniz yanlış kaçar deniyor. Yoksa doğrudan demokrasinin uygulaması sayılabilecek bu uygulama bence son derece yerinde olacaktır. Böylelikle bu makamı (arka planda) siyasi bir makam olmaktan çıkarmış oluruz. Bir de gözden kaçan bir şey var, Meclisteki milletvekilleri, partiler, başkanları, gökten zembille mi iniyorlar? Onları kim seçiyor ki? Kaldı ki şu an Cumhurbaşkanının elinde olan yetkiler tamamen Kenan Evren için tasarlanmış yetkilerdir. Hadi söylemi biraz yumuşatalım, dönemin askeri koşulları ve kişileri (Cunta) gözetilerek verilmiş yetkilerdir diyelim. Eğer başkanlık veya yarı-başkanlık gibi bir sistem ile yönetilmeyeceksek bu yetkilerin geri alınmasında bir sakınca göremiyorum. Cumhurbaşkanlığının bir kontrol merkezi, "DUR" işlevi gördüğünü savunanların ise meclise ve onun iradesine güvenmekten başka çareleri yoktur! Bu güveni kimse yanlış yorumlamamalı. Burada kastettiğim bir koyun-çoban ilişkisinden ötede, denetleme sorumluluğu olan siviller olarak meclisin demokratik yapısına "güven"dir.

21 Ekim 2007'de vereceğiniz oyunuzu korku dumanları, paranoya zılgıtları içerisinde değil de rasyonel bir ruh hali ile vermeniz dileğiyle.

Saygılar efendim.

Not: Bu yazının ses dosyasına 11.10.2007 tarihinde ulaşabilirsiniz.

Yazının Devamı İçin Tıklayın...

Cuma, Ağustos 03, 2007

Gençlik Kolları Üstüne


- Bu ilişki buraya kadarmış, üzgünüm!
- Neden, ama neden??? Anlamıyorum, hani birbirimize çok yakışıyorduk, hani çok güzeldim, hani? hani? hani?
- Ne yaptımsa olmadı, Apolitiksin güzelim! Ayrılmalıyız!
- ühühühühü...

Yaşanmış mıdır dersiniz böyle bir diyalog gündelik hayat içinde? Mübağalası çok fazla bir konuşma belki ama, Bir ilişkide çiftlerden birinin, diğerine gönderdiği kısa mesajlardaki 160 karakter sınırını doldurmuyor diye ayrılmalarından daha mantıklı değil mi? Bence mantıklı!

Dün akşam KanalB'de izlediğim bir tartışma programı vardı. Bir çok siyasi partinin gençlik kolları (örgütleri) temsilcileri "Türkiye'nin genel durumu" hakkında tartışıyorlar, fikirlerini söylüyorlardı. "Ahh ne güzel, tam aradığım program, bakalım ne diyecekler?" diyerek izlemeye başladım programı. Malumunuz çevremde çok fazla aktif siyaset yapan genç yok, aktif siyaseti bırakın, gerçek anlamda siyaset konuşan genç sayısı da çok az. Bu yüzden bu programı ilk başta bir fırsat olarak nitelendirdiysem de, sonlara doğru durum çok vahim bir hal almaya başladı.

Türkiye'deki siyasi partilerin bir türlü kıymetini bilemediği bir örgütlenme şekli aslında bu "gençlik kolları". "Kolları" diyerek evcilleştirmeye çalıştığımız bir örgüt aslında. Türkiye'nin her zaman genç bir nüfusa sahip olduğunu biliyoruz (Uzun yıllar da bu şekilde devam edeceğe benzer). Bu genç nüfus gücünü siyaset içinde hakkını vererek kullanmak veya kullanmamak siyasi partilerin sorumluluğunda elbette (mi)? Yoksa anne ve babaların mı eğitilmesi gerekiyor önce? "Çocuğum olaylara karışmasın, aman başına bir şey gelmesin" diye diye televizyon ve bilgisayara bağımlı hale gelen bir nesilin hesabını kim soracak?
Konuyla ilgili daha önceki bir yazım için (bkz: Gençlik mi Hatalı Siz mi?)

Gençlik kolları deyince benim aklıma ilk önce "ülkü ocakları" geliyor. Ülkü ocakları MHP ile özdeşleşmiş bir oluşum, geçmişi ve hatırlanma şekli siyasi bir örgütlenmeden çok başka tarzda örgütlenmeleri andırıyor desek abartılı olmaz herhalde. (Bu yüzden de ilk o akla geliyor) Sırf 12 Eylül dönemi değil, lise yıllarımı, üniversite yıllarımı, bugünü düşündükçe, ülkü ocaklarının fikir bazında gerçekleştirdiği eylemlerinden daha çok, satırlı, kanlı bıçaklı eylemleri aklıma gelmekte. (Bu bambaşka bir yazı konusudur, o yüzden üstünde durmayacağım) Tek söyleyebileceğim şey, MHP bu kanlı imajından sıyrılmak için ülkücü gençlere "beyaz çorap giymeyi bırakın" demekten öteye gitmelidir! MHP'yi bu şekilde vurgulamamın nedeni, aklıma başka bir partinin gençlik kolları faliyetleri hakkında göze çarpıcı bir faliyetin gelmemesi. Gerçi MHP'nin de nasıl aklımda canlandığını belirttim. (Programa MHP ve AKP'li gençler katılmadı onu da belirtmek lazım)

Siyasi partilerin gençlik örgütlenmeleri, yenilik demek olmalı, partinin ideolojisini geliştirecek yeni fikirlerin üretileceği yer olmalıdır. Yeni açılımlar ortaya koymalıdır! Adı üstünde "GENÇ" olmasının gerekliliğini yerine getirmelidir. Varolan partilerden hiçbirini kendi fikirlerimle örtüştüremediğimden, bu oluşumlar içinde örgütlenme çalışması içinde de bulunmadım (bu yüzden de çok dertliyim aslında! Örgütlü değilim, bu beni rahatsız ediyor gerçekten, hele ki son zamanlarda) bu yüzden işleyişlerini, neler yaptıklarını çok bilmiyorum, sadece olması gerekeni kendi aklımda canlandırabiliyorum.

Dün akşam izlemeye başladığım Kanal B'deki programı bu öngörülerimle yorumlama gayretindeydim ki, bir baktım ben gençlik örgütlerinin temsilcilerini değil, siyasi parti liderlerini ve onların yazılı fikirlerini dinliyorum! Hem de konuşmayı pek beceremeyen kişiler tarafından. Elbette ekran önü heyecanı olabilir ama, kendisi ile çelişerek konuşmaktan bahsediyorum ben. Siyaseti ezber söylemlerle desteklenerek slogan atma sporu olarak gören bu arkadaşlarımızı izledikçe insan şüpheye düşüyor, "yahu apolitik olmaları daha mı doğru acaba?" diyerek. Stüdyodaki herkes için bu hava geçerli olmasa da genel anlamda geçerli olan hava buydu! En çok güldüğüm olay ise DSP'li temsilci konuşurken "Hah şimdi şiir okumaya başlayacak", dememe kalmadan şiirle, ak güvercinle sonlandırması konuşmasını son derece manidardı. Bir de ardı ardına hakaretler vardı bir çok siyasiye karşı. Seçim meydanlarını eleştirirken aynı üslubun orada "Genç"ler tarafından sergilenmiş olması umut değil felaket vadediyor gibiydi!

Oysa adam akıllı argümanlar masaya konulsa, üstüne güzel gzel tartışmalar açılsa, durmadan eleştirdiğimiz o "dinazor" takımının yerine güzel bir alternatif gösterebilseydik ya (Gösterebilseydiniz ya)!?! Ne yazık ki bu yapılamadı. Konuşmalardan anladığımda çoğu örgüt temsilcisinin birikimli olmaması, sadece temsil ettikleri partinin sloganvari söylemleri üstünden bir şeyler açıklamaya çalışmalarından ibaretti. Kendilerini ifade edemediler. Baykal'ı destekleyerek, Doğu Perinçek'in bilindik laflarını haykırarak, hakaretler ederek, basma kalıp ekomomik bilgilerle sermaye hakkında çıkarsamalarda bulunarak... (gider bu) siyaset yapılmaz!

Diyeceğim odur ki, eğer siyasi partiler ekranda gördüğümüz şekilde, gençleri siyasete kazandırmaya çalışıyorlarsa aman kazandırmasınlar hemen kapasınlar o birimlerini!!! Kendileri yetmiyormuş gibi bir de klonlanmış genç arkadaşlar fazla bu memlekete! Mümkünse de 45 olsun seçilme yaşı!


Yazının Devamı İçin Tıklayın...