Cuma, Eylül 05, 2008

Ermenistan Gezisi Türkiye'ye Ne Sağlar?


En son söyleyeceğimizi en başta söyleyelim; "Hiç bir şey sağlamaz!" Elbette burada kastettiğim diplomatik anlamda bir yarardır. Yoksa bu gezi iki halk için cidden güzel bir fırsattır. Ne var ki bu işi çok da büyütmemek gerekiyor. Bir süredir bazı gazete yazarları bu gezinin eşi bulunmaz bir fırsat olduğunu söylüyorlar.

Türk halkının aklında düşman algısının kapılarını aralayan ülkeleri sayın desek yoldan geçen birisine büyük ihtimalle verilecek cevapların çoğunluğu Yunanistan veya Ermenistan ile başlayacaktır. Ermenistan'ın özel bir durumu var elbette, Soykırım meselesi, uluslararası arenadaki Türkiye'ye karşı etkinlikleri, geçmişte vukuu bulmuş ASALA meselesi, Azerbaycan meselesi... Saymakla bitmeyecek sorun var. Ne var ki sorunlar da çözülmek için var. İki ülke arasındaki bu diplomatik-siyasi meseleler biz insanların günlük hayatını şu an etkilediği kadar etkilememeli. Ermeni dediğimiz zaman insanlarımızın çoğunun aklına gelen "düşman" algısını yıkmak birlikte yaşamakla, birbirini tanımakla mümkün olabilir ancak. İstanbul'da ve Anadolu'nun az da olsa bir kesminde Ermeni kökenli vatandaşlarımız var.

Bugüne kadar bir çok Ermeni arkadaşım oldu. Türkiye'de azınlık olarak yaşamanın zorluğunu da kendilerinden öğrendim. Yurtdışına çıktıklarında kendilerini anlamayan arkadaşları, akrabaları ile yaptıkları tartışmaları dinledim. Yurtdışındakiler buradaki Ermeni'leri anlamakta zorluk çekiyorlardı. "Nasıl bir Türk ile arkadaş olabilirsin?" sorusu soruluyordu. Aslına bakarsanız bu o kadar normal bir soru ki, iki taraf da birbirine karşı 'düşman uzaylı' muamelesi yapıyor. Birbirini tanımadan, bilmeden katı bir düz zihniyet ile yargılarda bulunuyor. Oysa çok düşünmeye hiç gerek yok, hepimiz insanız, ortak nokta arıyorsak işte tam buradan başlamamız lazım. Sonrası ip çözüğü gibi geliyor zaten. Kabul edelim ya da etmeyelim aynı topraklarda yeşermiş bir kültürümüz var. Ermeni ezgilerine bir kulak verin Bach'tan, Shopen'den daha tanıdık geleceği muhakkaktır. Müziğin evrenselliği tartışılmaz elbette ama benzer kültürlerin ürettiği ezgiler, notalarla canlandırılmaya çalışılan duyguları daha iyi ve kolay anlamamızı sağlar. Bir ortak nokta daha size işte...

İki ülke halkının birbirleri hakkındaki bu amansız anlamamazlığa dayalı politikaları aslında diplomatik sorunların bir aynası. İki ülke arasında doğru düzgün bir bağ yok ki fiziksel açıdan. Ermenistan'dan Türkiye'ye tatil için gelen kaç kişi vardır? Keza bizden de oralara giden var mı acaba? Dönüp dolaşıyoruz ve üst kademedeki bürokratların söylemleri üstünden bir algı türetiyoruz. Tek kelime ile yazık ediyoruz yazık!

Gündemdeki maç konusunda CHP yine CHP'liğini yapıyor. CHP Genel Saymanı Özyürek; “Gül’ün Ermenistan’ın ayağına kadar gitmesi, Türkiye’nin itibarını, haysiyetini zedeleyen bir davranıştır” dedi. Deniz Baykal'da "... Bari gitmişken bir de Soykırım anıtına çelenk koysun." dedi. Hey yarabbim popülizm sen nelere kadirsin? diyerek geçiyorum bu sözleri.

Ermenistan Hükümeti'nin binlerce yanlışı olabilir, ancak bu yanlışlar iki ülke halkının hayatlarına mal olmamalı değil mi? Ne yazık ki bu da oldu. Asala terörünün boyutları ortadadır. Tartışmaya gerek yoktur. Günümüze gelince de, ne yazık ki sırf Ermeni olduğu için öldürülen bir gazetecinin, Hrant Dink'in kanları elimize bulaştı. Çıkmak da bilmiyor. Bu maçın çok büyük bir fırsat olduğunu söyleyenler belki Hrant konusunda da aynı şeyi söylediler ama unutulmamalı ve akıldan hiç çıkmamalı acı ama gerçek bir konu var. Hrant Dink cinayeti sonrasında Türkiye büyük bir fırsat yakalamıştı. O fırsatı nasıl kullandığı konusunu açmaya gerek var mı? Son yapılan Hrant Dink davasında kahkahalar, espiriler havada uçuştu. Onu geçtik hadi, bu cinayetin "milli reflekslerle işlenen bir genç cinayeti" olmadığı apaçık ortadayken asıl faillerin ortaya çıkması geciktikçe gecikiyor. Ergenekon ile tekrar gündeme gelen bu cinayetin arkasındaki gerçek güçler ceza alabilecek mi? Alın size fırsat! Söz konusu maç bu kadar büyütülmemeli. Beş altı saatlik bir geziden ne bekliyoruz ki? Allah vere de sahada bir olay çıkmasa diyorum ben!

Velhasıl bu vesile ile Hrant Dink'i tekrar analım. Ümit Kıvanç tarafından hazırlanan "19 OCAK'TAN 19 OCAK'A - HRANT İÇİN ADALET" belgeselini izleyelim.


Yazının Devamı İçin Tıklayın...

Pazar, Eylül 02, 2007

Amuda Kalkmak!

Türkiye devlet anlayışına yeni bir terim girdi girecek, Sayın Yaşar Büyükanıt tarafından dile getirilen bu terim "Amuda kalkmak". Amuda kalkmanın sözlük anlamı " iki eli üstüne dayanarak bacaklarını havada dikey tutmak." (TDK sözlüğü) İyi de, Türk Devlet anlayışında (biraz da garip gelen) bu vücut dilinin yeri neresidir?

Gönül istiyor ki "asker" hakkında bir şeyler yazmadan siyaset konuşalım, tartışalım.
Asker, ordu, TSK, Genelkurmay (tüm yollar Roma'ya çıkıyor) ülkemizi silahlı tehtidlerden korusun, daha güvende bir ülkede yaşamamız için bizleri biraz daha özgüven sahibi yapsın! (Amin) Olmuyor Paşam, olmuyor, siyasetten bahsedeceksek illaki bir yerlerden bir şapkanın ucunu görüyoruz.

Sayın Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt'ın açıklamaları sayesinde bir o yana bir bu yana bakar olduk. Önümüzü görebildiğimiz konusunda şüphelerim var. Ne demişti Sayın Büyükanıt bundan bir kaç hafta önce kendisine uzatılan mikrafonlara; "Konuşuyorum borsa düşüyor, konuşmuyorum yine düşüyor. Amuda mı kalkayım!" Ben bu açıklamayı samimi bir açıklama olarak görüyorum. Görüyorum ama Sayın Büyükanıt ile aynı persfektiften bakmadığımız da aşikar. Çünkü kendileri, askerin beyanda bulunmasının "normallliği" ile yoğrulmuş bir zikre sahip. En azından o şekilde gözüküyor. Yani ne demek bu, asker olmak demek, gerekirse "konuşmak" demektir. Ammmaa, bu konuşmalardan nem kapılmamalı! Askerin konuşmaya, bu ülkede söz sahibi olmaya hakkı yok mu diye düşünüyorlar.?

Sayın Büyükanıt'ın yukarıdaki açıklamalarından sonra gelişen olaylar malumunuz, Sayın Abdullah Gül Cumhurbaşkanı seçildi, devletin zirvesindeki gerginliklerin ne şekilde can bulacağı bir "paparazzi haberciliği" edası ile kurgulanmaya başlandı. Sağolsun Asker bu beklentileri görmezden gelmedi ve GATA'da protokol adabındaki farkılılıklar ile tepkiler gösterilmeye başlandı. Medya demin de dediğim gibi bir "paparazzicilik" mantığı ile bu gerginlikleri ekranlara, gazetelere taşıdı. (Askeriye de bunu istiyor olmalıydı)
Bir gün sonrasında ise 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlamalarında bir samimiyet bir samimiyet. Hoparlörlerden yankılanan "Cumhurbaşkanım" sözcüğü ile gönüllere su serpiliyor, Genelkurmay Başkanımızın Cumhurbaşkanımıza selam durması olay oluyor! (Allahım nelerle uğraştırılıyoruz?)
Açık söylemek gerekirse bu manzara karşısında GATA'da yaşanılanları medyanın çok büyüttüğünü ve çok üstünde durulması gereken ayrıntılar olmadığını düşünmüştüm. (Ne safmışım)

Genelkurmay Başkanlığı tarafından akşam verilen resepsiyon da düşüncelerimi pekiştiriyordu açıkcası. Gül, Erdoğan, Büyükanıt son derece samimi bir tutum içinde kameralara pozlar veriyorlardı. Ah unutmadan, Cumhuriyetimize tehdit unsuru olarak görülen Hayrünnisa Gül ve DTP'liler konuklar arasında değildi. DTP konusu bambaşka bir tartışma konusu olsa da Sayın Gül'ün eşine davetiye gönderilmemesi konusunun büyük bir protokol yanlışlığı olduğunu sonradan öğreniyorum. Eğer Cumhurbaşkanı eşsiz gelecekse bir yere herkesin eşsiz gelmesi gerektiği gibi bir protokol kuralı var. Ama neyseki 30 Ağustos Zafer Bayramı'nda Laik Cumhuriyetimizin üstüne gölgeler düşmedi, Bölücüler kapı dışarı edildi.

Resepsiyon sürerken bir yandan Çiğdem Anat'ın sunuculuğunu yaptığı "Siyasette Yeni Dönem" adlı programı izliyordum. Konuklar önemliydi, AKP milletvekili Zafer Üskül, Toktamış Ateş, Tarhan Erdem konuklar arasındaydı. Tarhan Erdem önce AKP'nin gizli emelleri olabileceğinden şüphe ettiğini açık açık belirttikten sonra samimi ve kızgın bir ses ile ama diyordu, tam cümleleri olmasa da söylediklerinin meali askerin kati suretle siyasete karışmaması, tıpkı avrupa örneklerinde olduğu gibi sadece milli güvenlik konularında fikir sahibi ve söylemi olması gerektiğini vurguluyordu. Keza Toktamış Ateş'te aynı şekilde... Bir tek CHP milletvekili Sayın Necla Arat net bir dille bu durum hakkında fikir yürütmüyordu. Bu sırada Sayın Büyükanıt'ın açıklamaları geliyordu. Gerçi yüreklere su serpen ama bir yandan da "Nasıl Yani?" dedirten açıklamalar. Büyükanıt; "Devletin kurumları var. Bunlar işleyecek, işlemek zorunda. Her şeyden bir mana çıkarmamak lazım." diyordu. Genelkurmayın açıklamalarında daima bir mana aramamamız gerektiğini en yetkili ağızdan bu şekilde de öğrenmiş oluyorduk.

Programda, resepsiyona canlı telefon bağlantıları yapılarak bilgiler alındı ve yorumlandı. Hatta bir an telefon bağlantısında tam anlaşılamayan bir cümle yüzünden Tarhan Erdem tabir-i caiz ise çıldırdı. Yanlış anlamanın kaynağı Sayın Büyükanıt'ın DTP ye terörist demiş olma olasılığından çıktı. Tarhan Erdem bu durumu en sert şekilde eleştiren kişi idi. "Mecliste grubu olan bir parti hakkında bu şekilde konuşulması ne cürrettir" manasına gelen sözleri sonrası terörist kelimesinin parti için kullanılmadığı anlaşıldı, ancak bu durumdan bir sonuç çıkaracaksak o şu olmalıdır; Genelkurmay'ın böyle bir söz söyleyebileceğine ihtimal verebildiğimiz bir demokrasi içinde yaşadığımızı da görmemiz açısından iyi bir örnek olmuştur bu durum.

Geceyi bu şekilde kapadıktan sonra, ertesi gün öğrendim ki olan biten bunlarla sınırlı değilmiş. İşte bu sınırlı olmayış yüzünden şunca şey yazıyorum ben de. Askerin Türkiye Cumhuriyeti üstündeki "ben varım, varolacağım, istediğim zaman konuşacağım, istediğim zaman susacağım, gerekirse selam vereceğim gerekirse vermeyeceğim" bağlayıcılığının artık son bulması gerektiğini düşündüğümden yazıyorum. Bana kalsa ne hoş, selam vermesin, istiyorsa nanik yapsınlar birbirlerine bana ne! Ama tüm bu davranış kalıplarının altında yatan şey şudur; AKP'nin gizli bir ajandası olduğuna inanılıyor ya hani, askerin hiç de gizli olmayan bir ajandaya sahip olduğunun kanıtıdır bu davranışlar. Ajanda olmasa bile hissiyatın, öngörünün vesairenin... vesairenin...

Lafı çok uzattım, gecenin sonunda Sayın Gül'ü uğurlarken Sayın Büyükanıt yine selam vermemiş, aracın yanına dahi gitmemişti, uğurlama protokolüne uymamıştı yani. Paparazziler tetikte, Sayın Erdoğan'da ayrılıyor ve aynı şekilde protokole uyulmuyor. Sonrasında ise TBMM Başkanı Köksal Toptan eşi Saime Toptan'ın ayrılma vakti geliyor ve bu sefer uğurlama protokolü harfiyen yerine getiriliyor!
Dedim ya, tüm bu "büyük oyunları" hiç umrumda değil ama altta yatan bambaşka bir hissiyat var.
Olayı gündeme getiren Fatih Çekirge'den dinleyelim geri kalanını, Çekirge soruyor;

-Başbakan Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı Gül’ü makam aracının sağ tarafına geçerek uğurladı. Ama siz oraya gitmediniz. Oysa TBMM Başkanı Köksal Toptan’ı aracına kadar bindirdiniz. Ve sağ tarafında durup, esas duruşa geçtiniz. Bir de baş selamı verdiniz... Yanlış mı? Yoksa bir dalgınlık mı var?

İşte Orgeneral Büyükanıt’ın cevabı:

-Hayır Fatih bir dalgınlık yok. Ben normali yaptım. Eğer tersini yapsaydım anormal olurdu.

-Yani Paşam?

-Yani böyle davranmayı uygun buldum. Eşiyle gelmiş olan benim Meclis Başkanımı baş selamıyla uğurladım. Gerekirse amuda bile kalkarım. O kadar...


İşte durum bu. "Amuda mı kalkayım?" derken "Gerekirse amuda kalkarım. O kadar..." haline gelmek böyle bir şey.

Sizi bilmem ama ben, tüm bu olan biteni devletin zirvesinde oynanan bir "soğuk savaşçılık" olarak görüp, bir yandan nescafemi içerken bir yandan da gülmeyi yeğlerim. Pazar günlerinin politik-magazin programlarına da yeşil ışık yaktıracak cinsten olaylar bunlar çünkü. Ama öyle gözükmüyor. Asker tüm bu protokol yanlışlarının birilerine mesaj olarak gösterilmesinde ısrarcı. Ben buradayım diyor, Ben buradayım... %80'de alsan buradayım %20 alsanda buradayım!

Tasarlanan yeni (sivil) anayasada Genelkurmaya ilişilmediğinin haberini veriyordu 1 Eylül tarihli Radikal Gazetesi. Haber şu şekildeydi;

...Akademisyenlerin AKP'deki komisyona teslim ettiği taslakta Genelkurmay'ın MSB'ye bağlanması yönünde bir öneriye yer vermediği ortaya çıktı. Taslağı hazırlayan akademisyenler bunun gerekçesini şöyle açıkladı: "Bu öneri komisyonda tartışıldı, ancak hem reel politik ortamın yeterince uygun olmaması hem de bu yönde bir değişikliğin pratik yarar sağlamayacağı düşüncesiyle taslakta önerilmedi."


"Reel politik" söylemlerden, "Türkiye'nin özel durumu" ile başlayan cümlelerden ben bıktım! Yukarıdaki reel politik meselesi doğru diyelim. Gerçekten de yarar sağlamayacak bu şekilde bir değişiklik diyelim. Yahu sorarım o zaman, "Ne zaman?" değişecek bu reel politik?

Demokratik açıdan gelişmiş her ülkede olduğu gibi Ordunun hükümete ve Türk Milleti'ne hizmet için varolduğu, siyasetin ve sıradan halkın demokrasi için bir tehdit olarak Orduyu aklına getirmediği bir ülkede yaşamak özlemi ile, şunu söylemek isterim, "Gerekirse biz de amuda kalkarız, bu bahsettiğim ortamın can bulması için, iş amuda kalkmakla çözülüyorsa, kalkarız!"

Saygılar...

Yazının Devamı İçin Tıklayın...

Perşembe, Ağustos 30, 2007

Ve Gül Cumhurbaşkanı...

Aylardır gündemin ana hatlarını belirleyen Cumhurbaşkanlığı seçimi son buldu ve sayın Abdullah Gül Cumhurbaşkanlığına seçildi. Demokrasinin sadece belirli bir zümreye ait olmadığının, olamayacağının anlaşılmasının bedeli şu geçen dört aydır.


Tartışmalar bu geçtiğimiz dört ay ile sınırla kalmayacak yalnız. Dün haberlere başlandı. Sayın Abdullah Gül'ün kırmızı ışıkta durması, Komutanların GATA'da Sayın Cumhurbaşkanım yerine Sayın Cumhurbaşkanı ifadelerini kullanmaları, selamlamamaları vs. haberleri gazetelerde ve internet sitelerinde yer aldı. Cumhurbaşkanlığı makamını magazinel bir şekilde halka yansıtılacağıın ilk haberleri gibi geldi bu bana. Unutulmamalı ki Gül'ün eşi daha kamera önüne geçmedi. Hele eşi ile bir törende bulunsunlar, siz o zaman seyreyleyin gürültüyü!

Ilımlı islam korkusu ile yıllarını geçirecek bir kesim var şimdi. Nedense gözlerine kulaklarına inanamıyor bu kesim tüm bu olanlara. Halkın doğruyu görmede "henüz" yeterli olmadığını, ülkenin başına daha ne çoraplar örüleceğini söyleyip duruyorlar. Ne yazık ki tüm bunları yaparken referans olarak ilk başta, Sayın Gül'ün eşinin türbanı gösteriliyor.

CHP'nin bu kesimin lideri olduğu bilinen bir gerçek. Sayın Baykal taviz vermeyen tutumunu bir adım daha öteye götürmüş gözüküyor. Geçen gün katıldığı bir televizyon programında, millet iradesinin vukuu bulduğu meclise oylama için katılmamalarının demokrasi açısından büyük bir kazanç olduğunu anlatmaya çalıştı. Bunun Sayın Gül'e verilmiş bir mesaj olduğunu, Sayın Gül'ü denetleyeceklerini, Gül'ün Çankaya'da çok rahat davranamayacağını (sayelerinde) belirtti. Sormadan edemiyor insan tabi, bu şekilde davranmak seçim öncesinde "Oy kullanın, oy kullanın, kendinizi ifade etmek için oy kullanın, sakın boş kullanmayın" diye bas bas bağıran kendilerini rahatsız etmiyor mu? Bu çelişkili durumu "seçmenimiz de böyle istiyor" şeklinde savunuyorlar ki, işin acı ve gerçek yanı da bu! Seçmenler de bu davranışı onaylıyorlar...

CHP'nin bu arlanmaz uslanmaz halini sahiplenmiş sözde sosyal demokratlara komünistlerin de eklenmiş olması düşündürücü biraz. Bilgi Hukukta okuyan birisi ile tanışmıştım bir arkadaş ortamında geçtiğimiz aylarda. Malum seçim dönemi, kim kime oy veriyor konuşuluyor ama bu arkadaşımız Küba anılarını anlatıp, oyunu kime vereceğini bir türlü söylemiyordu ki ben dayanamaış ve; "peki kuzum, şöyle sorayım, mevcut düzen içinde AKP'nin cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde CHP ve Ordu tarafından önünün antidemokratik yollarla kesildiğini düşünüyor musun, düşünmüyor musun?" sorusunu sormuştum. Cevaben "antidemokratik bir uygulama yok, anayasa mahkemesinin verdiği karar antidemokratik değildir" demişti. Üstüne gitmiş ve gerekçeli kararı bir hukukçu olarak okuyup okumadığını sormuştum ki, yanımızdaki arkadaşlar bize sitem etmişler ve daha katılımcı konular konuşulmasını rica etmişlerdi. O ana kadar yılmaz bir CHP'li olarak kabul ettiğim bu arkadaşın beş dakika sonra TKP'li olduğunu öğrenmek gerçekten çok ilginç bir deneyimdi! "Bunda ne var?" demeyin. Enternasyonel kelimesini anlamsızlaştıran CHP'ye alışmıştım da, Komünist olduğunu parti ismi ile tescillediğini zanneden TKP'nin bu korku paranoyaları içine düştüğü fikrine çok inanamadım. Ancak bu görüşün partili gençler tarafından da benimsendiğini öğrenince, "e yuh artık" diyebildim ancak.

Daha dün, İzmir'de özel bir üniversitede akademisyen olarak çalışan bir arkadaşım anlatıyor, bir sohbet esnasında, arkadaşım inşallah yök de kalkacak demiş üniversitede. Nasıl olur sorusu üstüne, yeni anayasa tasarısından bahsetmiş. Feryat figan hale gelmiş diğer akademisyen arkadaş. "Eyvah yök kalkarsa ne olur, anayasa mı, anayasayı da değiştircekler eyvah eyvah eyvah..." Bu manzara da en az TKP'nin durumu kadar ilginç. Bir akademisyen olarak YÖK'ü savunabilmeyi geçtim, nesnel bakış açısına sahip olmadan bu korku edebiyatını sahiplenmek de ne oluyor? Hem de bir üniversite de.

Korkunun ecele faydası yok derler. Abdullah Gül'den korkmanın da bir anlamı yok şu noktada. Bir süredir gündemde dolanan "Benim Cumhurbaşkanım değildir" polemiğine değinmenin uygun olacağı kanaatindeyim. Aslına bakarsanız kimsenin umrunda değil kimin kimi sahiplendiği veya sahiplenmediği. Konu tamamiyle bir protokol kavgası. Tıpkı Gata'da askerlerin yaptığı gibi, Cumhurbaşkanım yerine Cumhurbaşkanı dersiniz, olur biter. TSK ve Halk adlı yazımda belirtmiştim, bu tarz "büyük oyunlarına" alışmamız gerekecek. Bir işe yarayacak bir tartışma olsa bari, yok, işe yarayan bir tutum da yok ortada. Erdoğan'ın tutumu da, Bekir Coşkun'un fevriliği de benim günlük hayatımda yeri olmayacak işleri betimliyor. Ha ama bu laflar doları aşşağı indirip çıkarıyorsa, orada bir iki laf ederim işte! Diyeceğim şudur ki, beğenilmeyen, daha demokrasi dersini almadığı düşünülen halkın umrunda değil allahtan tüm bu olan biten. İzninizle ben de bu cahil halktan biri olarak görmek isterim kendimi.

Halkın gerçek gündemini okuyabilmek demenin, yıllardır alınan eğitimi bir kenara bırakıp bir ilkokullu olmayı kabul etmek ile eşdeğer olmadığını anlayabilecek üniversitelilere sahip olmayı dileyerek bitiriyoruz yazımızı!

Saygılar Efendim.

Yazının Devamı İçin Tıklayın...

Salı, Ağustos 21, 2007

TSK ve Halk

Radikal Gazetesini en çok pazartesileri severek alıyorum. Bunun iki sebebi var. Birincisi Yıldırım Türker'in haftalık köşesi, ikincisi ise Neşe Düzel'in gündem yaratmaya aday konu ve konukları ile tam sayfalık röportaj köşesi. Dün her ikisi de ayrı ayrı yorumlanması gereken yazılar yazdı.
Yıldırım Türker "Susurluk ve Mehmet Ağar" konusunu açmıştı. Balık hafızalı Türk insanı için Mehmet Ağar'ın "demokrat", "düz ova siyasetçisi" olmadan önceki söylemleri, devlet-millet adına yaptıklarını Ağar'ın ağzından anlatıyordu Türker. Konuyu en güzel özetleyebilecek cümle yine Ağar'a ait; "...Türkiye burası, 50 bin tane örtülü, açık gizli iş olur." Dokunulmazlığı kalkan Ağar'ın Susurluk dosyası tekrar açılacak yakın zamanda. 50 bin tane olmasa da en azından bir kaç düzinesini bizimle paylaşması dileği ile...


Ancak bugünki derin mevzumuz susurluk değil. İrdeleyeceğimiz ve üstüne kafa yoracağımız konu TSK. Neşe Düzel'in pazartesi konuğu beni oldukça işkillendirdi. Konuk Metehan Demir. Hava Harp Okulu'nu bitirdikten sonra Londra'da Kraliyet Akademisi'nde "Savaş Etütleri" dalında yüksek lisansını yapmış. Şimdi ise Sabah'ta yazar. Askeri çevre ile çok yakın ilişkileri olduğunu, 27 Nisan Muhtırası'nın internette yayınlanmadan 1.5 saat önce, kendisinin ifadesi ile "Büyükanıt Paşa'nın herşeyi olan birisi tarafından" bildirilmesinden anlıyoruz.

Röportajı okurken, "TSK bize bir şey anlatmaya çalışıyor" diye düşündüm durdum. "Anlatmaya çalıştıklarını da Sayın Demir ile anlatıyorlar bilinçli şekilde" dedim hatta. Sayın Demir asker kökenli ama bir sivil. Hem de gazeteci. HaberTürk gibi bir kanal ile de bağlantısı var. Gayet makul ve mantıklı geliyor kulağa. Benim sorunum bu ilişkiler ağından öte, askerin tavrı, tutumu ve halka kendisini nasıl yansıttığı ile alakalı!

Aslında durum hiç karmaşık değil. Halkı kazanmak isteyen bir TSK var. 22 Temmuz seçimleri ile malup olmuş, en azından malup olduğu bir çok yerde yazılıp çizilmiş Generaller, "Bu iş bitmedi" diyorlar ve halk desteğini tekrar kazanmak için adım atıyorlar. Uzun soluklu bir halkla ilişkiler kampanyası gibi. Ancak bunu yaparken taviz filan verildiğini zannetmeyin. Asker heryerde asker ve kendi iç tüzüğü olduğu gibi kendi demokrasisi de var. "Sözcük anlamında bakarlarsa hepsi demokrat ama demokrat olma adına hükümete körü körüne bağlılık, sivillere teslim olmak onlar için demokratlık değil." diyor Sayın Demir. Sivillere teslim olmak... Sivillere teslim olmak... Böyle bir şey olabilir mi? Oluyor...

Bu bir sayfalık röportajı okuyunca net bir şekilde emin olduğum bir şey de kimi köşe yazarlarının içten içe istedikleri "Darbe"nin boşa çıkacağıdır. "Abdullah Gül tekrar aday olmayı kendi kafasına göre almamıştır, alamaz, o kadar strateji yoksunu değil bu adamlar, illaki bir görüşme, tabir-i caiz ise pazarlık söz konusudur" derken ben, Metehan Demir yetişiyor ve diyor ki; "Tahminime göre, Abdullah Gül'le askerler bu işi oturup konuştular. Çünkü sorun karşılıklı konuşmamaktan çıkıyor. Hep Başbakan Erdoğan'la Genelkurmay Başkanı Büyükanıt'ın İstanbul'da Dolmabahçe'de buluşup ne konuştukları merak ediliyor ya... Bence Ankara'da da yakın zamanda Gül'le askerler arasında gizli zirveler gerçekleşti." Şaşırtıcı bir şey değil aslında bu, şaşırtıcı olan bu bilginin dolaşımına izin vermesidir askerin. Metehan Demir'in destursuz bir şekilde tahminler yürütebileceğini ben pek sanmıyorum çünkü.

Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanlığı konusunda TSK'nın tutumunun ne olacağını da net bir şekilde öğreniyoruz. Bazı resepsiyonlara gidilmeyecek, bazı davetlere tek kişilik davetiye gönderilecek vs. Yani asker kendi protokolünü uygulamaya devam ederek tavırlarını net bir şekilde ifade etme fırsatı bulacaklar. Bekle ve gör politikası olarak da yorumlanabilir. Büyüklere mahsus bu oyunlara katlanacağız artık, öyle gözüküyor. Bir diğer önemli bilgi sızması ise şu şekilde; "Bu arada Gül'ün atayacağı Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri'ne de dikkat etmek lazım. Gül, cumhurbaşkanı olarak çok şaşırtacak bizi. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği önemlidir. Bu kişi AKP'li olmayacak. Gül'ün kafasında askeri çevreden birini atamak bile var. Yakınlarından biliyorum, çok iyi bir ismi ataması söz konusu. Ankara'nın, askerin kabullendiği, ayakta alkışlayacağı bir markayı getirecek oraya. Böylece Gül askere, 'Sizinle işbirliği içinde çalışmak istiyorum' mesajını verecek." yukarıda bahsi geçen "olası" zirvelerde neyin konuşulduğu, neyin pazarlığı yapıldığıda burada gizli bence.

bu açıklamalardan sonra muhtıra, AKP ve CHP konularında değerlendirmeler var ki işte asıl halkı yanına almak isteyen TSK yüzünü burada gösteriyor. Dikkatle ve ibretle okunmasını rica ediyorum, "Askerin AKP'yle, AKP'nin yapısıyla ilgili bir problemi yok. AKP'nin içinde Bülent Arınç, Hüseyin Çelik gibi gerginlik yaratan bazı radikal isimlerle ve bazı milletvekilleriyle ilgili problemleri var. Yoksa asker, AKP'yi, Refah Partisi gibi görmüyor. AKP'yi Refah'ın devamı gibi görmüyor. 22 Temmuz seçim sonuçları asker için sürpriz olmadı. Onların yaptığı ankette de AKP'nin oyu yüzde 40 ve üzerinde çıkıyordu. Ama en çok neye ve kime kızdılar biliyor musunuz? Toplumu okuyamayan CHP'ye kızdılar. Çok kızgınlar CHP'ye. Bazılarıyla görüşme fırsatım oldu. Toplumdan bu kadar kopuk ve uzak bir partinin sonucunun bu olacağını söylediler. AKP'nin seçim galibiyeti hakkında ne düşünüyorsunuz sorusuna, 'Düşünmesi gereken biri varsa o da CHP. Şu hallerine bak' dediler . Bu aralar CHP'yle adlarının fazla anılmasından da çok rahatsızlar. CHP'yle bire bir eşleştirilmek istemiyorlar. Son dönemde Deniz Baykal askerin sözcüsüymüş gibi bir hava var. Genelkurmay bundan çok rahatsız. Çok iyi biliyorum. Onlar MHP'nin de, CHP'nin de ortak paydasıyla, AKP'nin içindeki aklı başındakilerin ortak paydasıyla buluşmak istiyorlar. Ayrıca bir de emekli paşalarla anılmaktan da aşırı rahatsızlar."

Şimdi öncelikle tekrar belirtmekte fayda var, Sayın Metehan Demir resmi bir TSK sözcüsü değildir. TSK çalışanı da değil. Yani söyledikleri kendisini bağlıyor. Yarın TSK, bu açıklamaları yalanlayabilir de. Bilemiyorum. Ancak, kişisel düşüncem ve hissiyatım, tüm bu sözlerin Metehan Demir'e ait olduğu kadar askere de ait olduğu yönündedir. Özellikle yukarıda bahsedilen CHP'den hoşnutsuzluk, AKP'nin sistem partisi olarak görüldüğü mesajı, bunlar son derece ince hesaplı işler gibime geliyor. Başta belirttiğim gibi, bir halkla ilişkiler kampanyası görüyorum adeta. Bu şekilde ulaşılan AKP tabanı daha bir güler yüzle bakacak askere. Bahsettiğim taban, AKP'nin merkez parti olmasının getirdiği, ideolojiden çok hizmete, gündelik hayat değişikliklerine bakan halk... Manav Ahmet, sabah çayını içerken, "Bak askere, bu işi en doğru bunlar biliyor valla, biliyorlarmış bak AKP'nin geleceğini de" diyecek yanındaki Terzi Mehmet'e. CHP'ye kızan bir TSK profili de incelenmeli aynı düzlemde. CHP'nin halktan uzakta bir parti olduğu tespitini askerin paylaşıyor olması çok manidar değil mi? Muhtıra çok mu halkın içinden bir tutumdu. Ama hakkını verelim, o konuda da tam bir özeleştiri olmasa da, bildirinin biraz "sinir hali" içerdiği söyleniyor.

TSK'nın bu şekilde halka ulaşma çabasının yadırganacak bir yanı yok. Son derece sert protokol kurallarının olduğu bir kurumdan bahsediyoruz. Bir basın sözcüsü ile bu işler bu şekilde anlatılamaz. Ancak her şeyin bir yolu var görüldüğü üzere. Bu birincisi. İkincisi ise askerin demokrasi anlayışının kendine olduğu, ve sivillere (kendi halkına) teslim olmayacağının altının çizilmesi sonrası, halkın yanında bir AKP kabullenişi (sivri uçlar hariç, merkez partisi görünümünde) ve CHP tespitleri bir kenara. Koca röportajdan cımbızla ayıklanması gereken, kalın puntoyu hakeden ve daha bir kaç gün önce sevgili babamla uzun uzadıya konuştuğumuz değerlendirme;

"Bu ülkede en güvenilen kurum TSK ama, siyasete bir dahli olduğunda halk buna tepki veriyor."
Saygılar Efendim...

Bahsi geçen röportajın tamamına ulaşmak için TIKLA!

Yazının Devamı İçin Tıklayın...

Pazartesi, Ağustos 20, 2007

Deja vu

Tatil, ah tatil...
14 gün çok çabuk geçti...
Gündemde yine cumhurbaşkanlığı adaylığı ve yine Abdullah Gül var.

Deja vu!
Uzlaşı, ortak aday gibi tartışmaların dışında, biraz gülümseyerek baktığımı itiraf etmeliyim bu çıkan tabloya. Bu tabloya gülümseyerek bakmak demek, bu tabloyu sorgusuz sualsiz kabul etmek olmadığı gibi, mevcut anayasal düzen içinde Gül'ün seçilmesinin demokrasinin bir gereği olduğunu bilmek demektir.

Bir kaç gün önce İzmir'deydim. eski İGD'li birisi ile konuşuyorum, daha doğrusu konuşamıyorum, çünkü eski İGD'lileri bile CHP'nin rejim korkusu sarmış. Bu ılımlı İslam, ılımsız İslam senaryoları neden aklıma yatmıyor benim? Nasıl yatsın ki? Kapı gibi askerimiz yok mu? Bu askeri zihniyet ile gerici/ilerici farketmez -radikal- değişiklikler yapmak mümkün değildir. O yüzden lütfen, ama lütfen şu rejim çığırtkanlığı bir son bulsun, gönüller bir rahatlasın.

Şimdi gelelim Abdullah Gül'e. Kendileri beni rahatsız etmiyor. Kendisi için duyduğum tedirginlik kendi kafasına göre "atama" yapacak bir kişi için duyduğum tedirginlikle aynı düzeyde. Basında son zaman fazlaca yer alan anne ve babasının görüntüleri de beni rahatsız etmiyor, malumunuz Babasının ak ve uzun sakalı bol bol yer aldı. Beni rahatsız eden, ülkenin hiç bir sorunu kalmamış gibi bu meselede takılıp kalmamız ve ilk başta belirttiğim deja vu etkisine zorlanmış olmamızdır!

Denilebilir ki, "Abdullah Gül ismi çok mu gerekliydi?", "Hani uzlaşı olacaktı, hani ortak isim olacaktı?". Evet bunlar birer soru işaretidir ancak cevaplaması da çok kolaydır. Millet iradesi var. Yok mu? Vallahi bal gibi de var. Halkı ne kadar aptal yerine koyarsanız koyun. Bu halk AKP'ye oy verirken Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı olacağını biliyordu. Oyunu da o yönde verdi. Mevcut yasal prosedür içinde de meclis seçecekse....
Sonuç bellidir.

Nuray Mert'in Abdullah Gül hakkındaki görüşlerini kısmen ben de paylaşıyorum. Konunun başörtü üstüne indirgenmesi ve başörtülü bir "first lady"nin Çankaya'da olmasını bir zafer olarak görmenin düpedüz bir aldatma, milyonları salak yerine koyma olduğunu düşünüyorum. Kadını ikincilleştiren, büyük bir ayrımcılığı meşru kılan başörtü yasağını ancak dışişleri bakanının kızı mı delebilecek mezuniyet töreninde veyahut Cumhurbaşkanı eşi mi olmak lazım? Bunlar büyük sorulardır ve cevaplanması gerekir. Bu duruma tepki göstermesi gereken ilk kişiler de başörtülü, hakkını arayanlardan başkası değildir! AKP iktidarı boyunca başörtü sorunu için somut bir adım atmış mıdır atmamış mıdır? Şimdi Hayrünissa Gül başörtülü Çankaya'da otururken üniversitelerdeki kapşonlu, şapkalı kesime bir çözüm bulunmuş mu olacak? Cevap, "Hayır". Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanlığı döneminde hakeden kişilerin hakettikleri yerlere atanmaları dileği ile...

Sevindiğim ve yazının ilk başında belirttiğim, yüzümün gülümseme sebebi ise demokrasinin işleyişi önünde engellerin ortadan kalkmasıdır. Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanlığı demokrasi için bir zaferden öte demokrasinin gereğidir. Açıkcası abartılmasının da gereği yoktur. İlk tur bugün yapılacak. MHP, DTP sayesinde demokrasi önündeki yapay engeller de ortadan kalktı. Türkiye'de demokrasinin Ordu'nun tekelinde olup olmadığını önümüzdeki günlerde göreceğiz. Sayın Büyükanıt "Amuda mı kalkayım?" diyerek yaka silkiyordu gazetecilere. Aman paşam, Amuda kalkmayın, siyasete müdahale etmeyin yeter!

Yazının Devamı İçin Tıklayın...