Pazar, Eylül 16, 2007

Sivil Anayasamı İstiyorum

Bardağın boş ve dolu kısmı etrafında gidip geldiğimiz günlerdeyiz. Öyle ki bir bardak suda boğulabilme tehlikesi ile karşı karşıyayız. Sakın "tehlike" kelimesini kullandığım için, "Eyvah, ne oldu bu adama, yoksa O da tehlike tellallığına mı başlıyor?" denmesin. İnsanı insan eden "aklı" ve beraberinde getirdiği rasyonel düşünce tarzı ile yolumuza devam ediyoruz!

Sivil anayasa tartışmaları ilk başladığında gerçekten de çok sevinmiştim. Bu fikrin nereden-kimden geldiğinin önemi de yoktu, çünkü "sivil" unsuru herşeyi güvence altına almaya adaydı. Zafer Üskül gibi Cuntacı Anayasa'yı değiştirmek için didinip duran bir profesörün bu işiniçinde olması da ayrı bir güven ifadesiydi. Çok yazılıp çizildi, Üskül Hoca'nın lafları çarpıtılıp durdu, Sosyalist geçmişten gelen bir insanın nasıl AKP saflarına geçtiği "akıl almaz" bulundu. Bunu anlamak da zor değil, İlk başta belirttiğim gibi insanı insan eden aklının yanında bir de duyguları var. Ve bu duygular kimi zaman rasyonel düşüncenin önüne geçebiliyor. Oysa Üskül Hoca'nın tavrını "yetki sahibi olmak" açısından değerlendirdiğimizde anlaşılması zor gözüken bu davranış açıklanabiliyor.

Hikaye malumunuz, Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Ergun Özbudun başkanlığındaki akademisyenler AKP tarafından istenilen bir "sivil anayasaya" taslağı üstüne çalışmaya başlıyor. Medyaya gıdım gıdım bilgiler sızıyor, akademisyenler bundan rahatsız oluyor, AKP sabredin diyor derken, sonunda taslak tüm metni ile halka sunuluyor. Taslağın alternatifli maddeleri incelendiğinde karşımıza çıkan şey şu, eğer istenirse bu anayasanın yürürlükteki DARBE Anayasası'ndan çok fazla farkı olmayacak. Adına sivil diyelim ne olacak? Radikal'in bugünki haberinde politikacıların akademisyenlerden çok daha az cesur olduğuna vurgu yapılıyordu. Gülelim mi ağlayalım mı? Yürürlükteki anayasanın AKP kurmayları tarafından şu anki anayasanın ilk 4 maddesine "kriz yaratmamak" adına dokunulmaması, din derslerinin seçmeli olacağı yönündeki maddenin, zorunlu olmasını sağlayan alternatifinin benimsenmesi, üniversitelerde kılık kıyafetin serbest olması konusunda bir sonuca varılamaması, askerin yönetimdeki payının kısıtlanması açısından MGK'nın mevcut yapısını değiştirici öneriler yerine şu anki konumunu devam ettirmesine yarayan önerinin kabulü...

Yukarıda saydığım çarpıcı örnekler bardağın boş tarafını oluşturuyor. Bardağın dolu tarafı da var elbette, hatta bu dolu taraf kimileri tarafından "sapıkça" değerlendirilebiliyor. Eski YÖK Başkanı Sayın Kemal Gürüz, "Anayasa taslağı son derece çağdışıdır, gelişmelerden bihaberdir. Taslağı hazırlayan beş öğretim üyesi içinde üniversitelerin 'ü'sünden anlayan bir kişi bile yoktur. Hedef 'Cumhuriyet' düşmanlığıdır. Öğretim üyelerine sınırsız yayın özgürlüğüyse sapıkça bir zihniyetle getirilmeye çalışılmaktadır." şeklinde buyurmuşlar mesela. Yorumu sizlere bırakıyorum. Kemal Gürüz demişken, anayasa taslağında üniversitelerin özerkliği ilk bakışta sağlanıyor gözüküyor. Bugün İsmet Berkan'da yazdı, YÖK'ün kaldırılması veya yetkilerinin çoğunun ortadan kalkması gündemde ancak, tam bir özerklikten bahsetmek için üniversitelerin ekonomik olarak bağımsızlığa kavuşması gerekmez mi? Bu şekilde üniversitelerin ne kadar özerk olabileceği de bir muamma. Yönetim özerk ama mali işlerde özerk olmayan bir üniversite ne kadar özerk olur? Buyurun bakalım! "Sen de çok oldun" demeyiniz, "sivil" olmak kolay iş değil netekim!

Taslak içinde sosyal devlet olmaya yönelik pek çok düzenleme de var yok değil. Çocuk haklarının anayasal hükümle güvence altına alınıyor olması gibi. Ancak başta da dediğimiz gibi bu bardağın içinde boğulup boğulmama meselesi hepsi. O yüzden boş taraftan gidiyoruz. DARBE Anayasası'ndan kısmen daha iyi olan bir anayasaya, misal, sendika kurma hakkını taslaktaki 47-48-49. maddelerle belirleyen ve kamu çaışanlarının esamesini okumayan ama şu anki anayasaya nazaran "biraz" daha iyi hale getirilmiş maddeleri içeren yeni anayasaya evet mi diyeceğiz? Mesele budur.

Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat bir kaç saat önce yaptığı basın toplantısında taslağın son halini aldığını bir hafta sonra halka taslağın sunulacağını söyledi. "Katkılara açığız" demekten geri durmadılar sağolsunlar. Katkılar, dik duruşlar olmalıdır. Dik durmalıyız. Bu yazdıklarımı önceki yazılarımla çelişki arzediyor zannedenler olabilir. Tekrarlamakta yarar görüyorum, AKP'yi desteklemek, Demokrasinin yanında olmak, bunlar farklı şeyler. Demokrasinin yanında dururken AKP yandaşı gibi gözükmek AKP'nin yapacağı işleri denetleme, eleştirme hakkını en çok yine bu insanlara, Demokrasi yandaşlarına verir. O yüzden yapılması gereken şey, CHP gibi popülist yaklaşımlardan uzak şekilde, akademisyenlerin "cesur" önerilerine karşın politikacıların 1-0 lık üstünlüğünü, lehimize çevirmektir. Bu da ses çıkarmakla olur! İstediğim(iz) çok şey değil, sivil, demokratik, özgürlükçü, halkın yanında olan bir anayasa yahu!

Çankaya'da türbanlı birisinin olması binlerce öğrencinin öğretim hayatında bir kazanca dönüşmüyor. Din derslerinin zorunlu kılınmasına onay vermekle daha liberal olunmuyor. Kamu çalışanlarının sorunları aynı yerinde sayarken sosyal devlet olmanın gereği sadece okullar açıldığı zaman sıralara bırakılan kitaplarla ölçülemiyor... (Daha gider bu)

Gün içinde bir elimde 1999 yılında "Anayasa Hukuku" dersim için aldığım ufak 1982 Anayasası, bir elimde yeni taslak gezinip durdum. Bir haftamız daha var inceleme yapmak için. Sonrasında AKP'nin taslağı meydanlarda olacak. AKP taslağının HALK taslağına dönüşme işi ise... İşte onun zorluğu okuduğum, bilgilendiğim her satırda biraz daha artıyor!

SİVİL ANAYASAMI İSTİYORUM, EVET!

Saygılar Efendim.

Yazının Devamı İçin Tıklayın...