Perşembe, Mayıs 08, 2008

Gecekondu Üniversiteler

Dün Anadolu Ajansı'nın geçtiği haberde şöyle deniyordu; "TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda, üniversitesi olmayan Ardahan, Bartın, Bayburt, Gümüşhane, Hakkari, Iğdır, Şırnak, Tunceli ve Yalova’ya üniversite kurulması ile 2 yeni vakıf üniversitesi kurulmasına ilişkin kanun tasarısının görüşmelerine başlandı."

Bu haberi nasıl ele almalıyız acaba? Körü körüne bir AKP karşıtlığı ile, "oy toplamak için ellerinden geleni yapıyorlar" diyerek sığ bir eleştiri mi, yoksa yine sığ bir şekilde "Evet, çok iyi olmuş, üniversiteler bulundukları illeri evirir" diyerek pozitif bir açılım mı getirmeliyiz?

Ortada büyük bir sorun var aslına bakarsanız. Türkiye'nin bir çok konuda olduğu gibi eğitim konusunda da net bir devlet politikası olduğunu söyleyemiyoruz. Hükümet politikaları şeklinde şekillenmiş allak bullak olmuş bir yönetim(ler) mevcut. Böyle olunca "oy toplamak için üniversite yapıyorlar!" eleştirilerine "hadi be ordan!" demek zorlaşıyor. Oysa kim istemez Türkiye'nin her yanında üniversiteler olsun, bu üniversiteler bulundukları illeri daha ileriye götürsün, yurtdışından bildiğimiz gerçek anlamdaki üniversite şehirlerine sahip olalım. Olalım olalım da, iş keşke böyle kolay olsa.

Türkiye'nin eğitim konusunda sabit bir devlet politikası olmadığından kısaca bahsettim ama aslında yıllardır hem politikacıların hem de halkın dilinden düşmeyen bir laf vardır, "Beyin göçü veriyoruz, bunu durdurmalıyız!" İstisnasız her hükümet bu sorunu dile getirmiş ve soruna çözüm bulmayı hedeflemiştir. Çözüm aslında basit, teknolojiyi-bilimi Türkiye üretirse bu göç olmayacak, aksine Türkiye'ye göç olacak bu sefer. Hali hazırdaki onlarca devlet ve vakıf üniversitesinde teknoloji ne kadar üretiliyor acaba? Türkiye'de iki tane Yüksek Teknoloji Enstitüsü var. Belki biliyor belki bilmiyorsunuz. Bu iki enstitü herhangi bir üniversiteye bağlı olmayan kendi rektörlüğü olan yerler. Biri İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü (İYTE), diğeri Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü (GYTE). 1992 yılında kurulan bu iki kurumun kuruluş amaçlarından en önemlisi yukarıda bahsettiğim beyin göçünü durdurmak. Aslına bakarsanız fikir güzel, lisans öğrencisi almayacak olan bu iki kurum, sadece bilim-teknoloji üretmeye odaklanacak, laboratuvar imkanları da ona göre belirlenecek... Gelin görün ki 1998 yılında İYTE 2001 yılında ise GYTE lisans eğitimi de vermeye başladı. Lafın kısası 10 yıldan kısa bir sürede asıl amaçtan uzaklaşılmış.

Bu özel kuruluşların bile Lisans eğitimine dönüştürüldüğü bir ülkede şöyle bir soru sorulabilir. Ülkenin lisans eğitimi verecek üniversitelere ne kadar ihtiyacı var? Bu soruya yaklaşık iki milyon insanın her yıl üniversite sınavına girip sadece yüz elli bin civarı kişinin yerleştirilmesine bakarak "Evet ihtiyaç var" diyebiliriz. Bu ihtiyaçtan, bu şekilde açılan üniversitelere de gecekondu üniversiteleri diyorum ben. Ancak iş bu gecekondulaşma ile, daha doğrusu şu iki milyon insanın bir dersliğe sığdırılması ile bitmiyor. Bu dersliklerde doğru düzgün ders verecek yetkin öğretim elemanlarına da ihtiyaç var. Ama gelin görün ki yetkini bırakın bu yeni yerlerde ciddi anlamda bir akademisyen açığı doğuyor. Hal böyle olunca hiç hoş olmayan bir durumla karşı karşıya kalıyoruz. Büyük üniversitelerde akademik kariyerlerine devam eden kişiler bu yeni açılan üniversitelere geçtikleri zaman çok daha kolay bir şekilde yükselebiliyorlar. Yar. Doç. iken Doçent, Profesör olma yolları daha açık. Eh ne anladık bu işten?

Peki üniversite açmak bu kadar kolay bir iş mi? Demek istediğim, binalar, derslikler... Bunlar masraflı ve bir anda olacak şeyler değil. Peki nasıl bir anda aynı anda böyle üniversiteler açılabiliyor? Bu işin de kolayı bulunmuş durumda. Hali hazırdaki üniversitelerin bir kaç fakülte binası alınıyor ve hokus pokusla yeni bir üniversiteye dönüştürülüyor! Mesela Bayburt deniyor şimdi. Bayburt'ta bildiğim kadarı ile Atatürk Üniversitesi'ne bağlı iki yıllık bir yüksek okul var. Büyük ihtimalle o bina üniversiteye çevrilecek. Bu tarz örnekler çok fazla. Ama bu geçici ve yüzeysel çözümler ilk başta hem eğitim kalitesinin düşmesine hem de bina sıkıntısı, kampüs hayatından yoksun bir üniversite yaşantısı gibi sonuçlara neden oluyor.

Ne yapmak lazım?

Üniversiteleri ardı ardına açmak bu açılan üniversiteleri kısmen yetersiz akademik kadro ile donatmak kağıt üstünde eğitime önem verdiğimiz yanılgısını yaratabilir ancak bu durumun en belirgin sonucu yeni üniversitelerin açıldığı illerde kira fiyatların artacağıdır ne yazık ki. Bu kadar karamsar bakmamak lazım belki de ancak en azından uzun süre bu gecekondu üniversitlerinin plazalara dönüşmesini beklemek yersiz.

Çözüm yine kağıt üzerinde basit aslında. Uygulamaya geçmek zor. Askeriyenin bütçeden aldığı payın oranı ile ne zaman eğitime ayrılan pay arasındaki uçurum azalmaya başlar. Ne zaman militarist bir devlet anlayışından uzaklaşabilmeyi başarıp bilime-teknolojiye önem vermeye başlarız işte o zaman sorunlar hallolmaya başlar.

AKP'nin ikinci üniversite atağı bu yanlış hatırlamıyorsam. Geçen yıl bu vakitlerde de yine bir çok üniversite açılmıştı. Erdoğan 2009 yerel seçimlerinde, "bakın üniversite şehri oldunuz!" diye meydanlarda bağırabilir. Hem ev sahiplerini hem de açıkta kalmayacak bir kaç bin üniversite adayını görece mutlu edebilir. Ne var ki madalyonun diğer yüzünü görmeye meraklı bizleri mutlu edemez! Diğer yandan AKP'yi sadece körü körüne bu işi için de eleştirmek son derece yersiz. Çözüm odaklı düşünmekdikten sonra sayfalarca eleştirilsin kaç yazar?

Son söz;
Umarım bir gün dünyaya övünerek anlattığımız, hala en güvenilir kurum olarak anketlerde çıkan TSK ile değil ürettiğimiz teknolojilerle kafa tutmayı başarırız!

Yazının Devamı İçin Tıklayın...

Pazartesi, Ekim 01, 2007

Malezya'dan Türban Yasağına

Gerçekten sıkıldım... Sıkılmaya da devam ediyorum. Bir haftayı aşkındır, mahalle baskısı – Malezya - Şerif Mardin üçgeni bir yana, bir de üniversitelerdeki kıyafet serbestliği (türban serbestliği) üstüne ne kadar popülist açılım yapılacaksa yapıldı. “Bu rüzgardan etkilenmeyeceğim, kendi işime bakacağım” desem de, bugüne kadarmış işte. Paranoya ve korku çanlarının sesini bastıracak kadar çok olup olmadığımızı gösterme zamanıdır!

İran olursunuz dediler, olamadık, Afganistan dediler, yine beceremediler. Şimdi sıra Malezya’da! Ünlü Sosyolog Şerif Mardin’in Ayşe Arman ile geçen haftalarda yaptığı röportaj sonrası bir anda gündeme oturan bu canavar, bu korkunç gerçekle yaşamaya başladık bir anda. Medya en etkin, en tatile ihtiyacı olan, en torpilli kişilerini Malezya’ya gönderdi, Malezya Uzmanı olmamız sağlandı bir anda, daha doğrusu, Malezya’yı nasıl görmemiz istendiyse o şekilde bir Malezya bilgisine nail olduk. Baskın Oran ise Malezya’ya bambaşka bir açıdan yaklaştı haftasonu yazdığı yazısında. İslam bu ülkede bir sınıfsal mücadelenin parçası aslında. Yazıdan anladığımız bu. Ne diyor Sayın Oran; “İslam %52yi oluşturan fakir Malayların %30u oluşturan zengin Çinlilere karşı çıkabilmeleri için bir toplumsal tutkal sayılıyor...” Bumiputra ismi ile anayasalarında da yerleri olan bu Malaylara bir çok ayrıcalık tanınıyor. Ne gibi? “Üniversiteye ve memuriyete girişte kontenjan, otomobil ve taşınmaz alımlarında %5-15 arası indirim vs.” Baskın Oran devam ediyor ve diyor ki “Şimdi anladınız mı İslam neden önemli Malezya’da? Yerli Malayların göçle gelmiş Çinlilerle mücadele silahı!”
Bir de hatırlatma yapalım. Korkuyla gösterilen, “Oruç Polisi” gibi uygulamaların olduğundan dem vurulan ülke 13 eyaletten oluşan bir Meşruti Monarşi. Bu uygulamalar ise sadece 2 eyalette hüküm sürüyor.

“Yav hocam, boş ver Baskın Oran’ı şunu bunu. Sen ne diyorsun? Olur muyuz Malezya?” derseniz de ; “Önce bir adam olalım, sonra Malezya olur muyuz olmaz mıyız bakarız!” derim. Malezya ile korkutuluncaya kadar, babalar gibi bir TCK 301’imiz var mesela. Sonra “Polis Vazife ve Selahiyetleri Kanunu'nda değişiklik Yapılmasına Dair 5681 sayılı yasamız” var ki evlere şenlik! Sendikal hakların neredeyse hiçe sayıldığı bir ülkede yaşıyorsunuz mesela, bu korkutmuyor da bizi Malezya mı korkutuyor! Pehh!

Malezya işi ile bağlantılı olarak ortaya atılan bir diğer tartışma konusu, Amerika’yı yeniden keşfedenleri heyecanlandırdı! Neydi o? Mahalle Baskısı! Aman Allahım, sanki binlerce yıldır yer altında bulunmayı bekleyen bir maden kaynağı yeryüzüne çıkarılmışçasına sahiplenildi bu “gerçek”. Ve hemen bir korku ögesi olarak da kullanılmaya başlandı.

Mahalle Baskısı yüzyıllardır olan bir şey. Mahallenin mahalle olduğu dönemlerde etkisinin çok daha fazla olduğu, şimdilerde insanların apartman dairelerinde bireyselleştiği bir dönemeçte, ister istemez etkisinin kısmen azaldığı, ama asla yokolmadığı bir etki. Ramazan ayında sokakta su içerken oluşan içinizdeki sıkıntı mahalle baskısı mıdır? Yoksa bu Müslüman bir ülkede yaşadığınız gerçeğini bildiğinizden ve oruçlu birisinin sizi gördüğünde su isteyebileceği üstüne oturttuğunuz ahlaksal uyarı sisteminiz midir? Ben ikinci şıktan yanayım. Ancak, aynı Ramazan günü sokakta yürürken birisi gelipte, “Utan mıyor musun ramazan günü sokakta su içmeye” derse ve sizde hemen sudan kurtulursanız, işte bu mahalle baskısıdır!
Mahalle Baskısını tek taraflı ele almamamız gerekiyor aslında. Sınıfsal farkılıklar ile açıklanabilecek bir durum bu çünkü. Eğer ki siz Etiler’de bir alışveriş Merkezi’nde veyahut o yöredeki bir sitede gerektiği gibi bir kıyafet kombinasyonu giymezseniz tepki alırsınız. Olmaz öyle şey demesin kimse. Sokakta kimse sizi çevirip bu ne kıyafet kardeşim demez elbette ama göz ucuyla süzülürsünüz. Rahatsızlığı hissedersiniz. “Bunun burada ne işi var yahu” bakışıdır o. Aileniz bu tarz bir yere yerleştiğinde sosyalleşmek için “mahallenin kurallarına göre” bir standart belirlemek zorundasınızdır kabul edilmek için. Samimiyetle soruyorum, Ulusta veyahut Bahçeşehirde yaşayan islami kesimden bir bayan Eyüp’ün arka sokaklarında bilmemkaç yüz ytl lik türbanı, güneş gözlükleri ve son model arabası ile mahalle baskısını hissetmez mi? Bal gibi de hisseder. Diyeceğim odur ki, tartıştığımız konu bir sınıf sorunudur. Eğer siz Ümraniye’den en azılı abileri dayıları, Bahçeşehir’de ikamet ettirmeye başlarsanız, oradaki hayat standartını yakalamaları için gerekli parayı da ceplerine koyarsanız, bakın ne oluyor, geçin karşıya izleyin bu abi-dayıları. Bahçeşehir’de sizin suyunuza karışıp, “ayıp oluyor” diyorlar mı demiyorlar mı?

Buradan şu sonuca varabiliriz, mahalle baskısı değişik yöntemler kullanarak kendi sınıfını korumaya yönelik uygulamalara devam edecektir. Bu kaçınılmazdır ancak kendi özgürlüğümüz noktasında yaşadığımız sıkıntılar da olursa, sindirilmek yerine karşı durmayı başarabilmeli, “ah vahh, eyvahh” ların ötesinde bir şeyler yapmalıyız! Bunu göze alabildiğimiz noktada birey olarak ben “varım” deme fırsatını elimizde bulacağız. Mahalle Baskısını sadece metropoller üstünden düşünmemek de gerekiyor. Anadolu diye bir gerçeğimiz de var muhakkak. Ancak örnek bazında farklı düşünmemizi sağlayacak bir uygulama söz konusu olamaz orada da. Tekrarlıyorum, sorun “Mahalle baskısı” değil sorun bir sınıf sorunudur! Sorun bu sınıfsal farklılığın kendisini korumak-kollamak için seçtiği araçların göze batmasıdır. Bu ülkede kişi başına düşen geliri 20.000 $ yapın sonra da gelin (şu an korkulan) mahalle baskısını gösterin bana (tabi bulabilirseniz)... Durum budur.

Malezya – Mahalle Baskısı (Baskın Oran’ın deyimi ile 2M korkusu) üstüne bir korku ögesi de, yeni anayasa da yer alması öngörülen üniversitelerdeki kıyafet özgürlüğü üzerinden geldi. Tarhan Erdem’in bir demeci yüzünden canlandı bu tartışma da. Neşe Düzel'le röportaj yapan Tarhan Erdem " Tabii. İki sene içinde, hiçbir üniversitede başı açık kız göremezsiniz. Çünkü toplumsal baskı yaratılır. Çok kısa bir zaman sonra da insanlar başörtüsü takmamazlık, üniversiteye başörtüsüz gidememezlik edemezler. Riskleri olan bir meseleyi konuşuyoruz burada. Laiklik risk altında. Ama ben o riskin sonuca ulaşacağını, gerçekleşeceğini varsaymıyorum, varsaymak istemiyorum. " diyordu. (10/09/2007-Radikal) Tarhan Erdem’in istatistiki verilerdeki güvenilirliği açıklamasını da ciddiye aldırdı. “Olabilir mi?” diye ben de düşündüm açıkcası. Böyle bir baskı oluşabilir mi okullarda? Ancak bu “olabilir mi?” sorusu şu gerçekleri gözden kaçırmamıza engel değildir. Önce onlara bir bakalım.

Başı kapalı bir kadının eğitim hakkını elinden almak ne kadar doğrudur?
Siyasal simge olarak başını kapayan bir kadının eğitim hakkını elinden almak ne kadar doğrudur?

Ortada bir kere bir kadın ayrımcılığı var. Kimse bunun üstünde doğru düzgün durmuyor. Bu kadın Hakları Sorununu erkeklerin tartışması da ayrı bir mesele ya zaten... İnançları dolayısı ile veyahut siyasi simge olarak başörtü-türban takılsın ne farkeder? Sarıkla gelinsin ne farkeder hatta? Burada ıskalanan şudur, siz isterseniz palyaço kılığında gelin bu kurumlara, kurulu düzeni bozmaya yönelik bir eylem olmadıktan sonra size ne kimin ne giydiğinden ne taktığından? Bu ülkenin kanunları, koyulmuş kuralları yok mudur? Sorarım yok mudur? Bu kuralların dışına başörtülü birisi veyahut bikinili birisi çıktığı anda siz bu insanlara gerekli cezayı verebiliyorsanız hiç bir sorun kalmaz ortada! Deniyor ki cemaatler üniversiteleri kamplara böler, kargaşa ortamı doğar. Yineliyorum, eğer ki kurallar, cezai şartlar net bir şekilde ortaya konar ve bunlar gerek görüldüğünde yaptırıma dönüştürülürse hiçbir şey olmaz! Hem de hiçbir şey! Sanki bilmemkaçyüz bilinmeyenli bir denklemle uğraşıyoruz da bir türlü içinden çıkamıyoruz sorunun. Durumu bu şekilde anlattığınızda karşınızdaki kişiye, “ama Türkiye şartları, Türkiye gerçeği...” demeye başlıyor. Türkiye Gerçeği istiyorsanız, buyrun önünüzde duran bir Cunta Anayasası var. Siz bu anayasayı istiyor musunuz istemiyor musunuz?

“Özgürlüklerin sınırı yoktur, paçayı kaptırınca kol da gidecektir” deniliyor. Söylediğimiz anlattığımız şeyler kulağa son derece mantıklı geliyor ancak Türkiye’de söz konusu olamaz. “Keşke” deniyor, “ama” deniyor... Tüm samimiyetimle soruyorum o zaman, “Ne yapacağız?”. Türkiye gerçekleri dediğiniz şeyler nedeni ile üniversiteleri (gerçek anlamda) özerk kılmayalım, kılık kıyafeti serbest bırakmayalım... İnsanları başkalaştırdıkça daha da radikalleştirelim (kendi ellerimiz ile) uzaktan şöyle bir bakıldığında her şey tıkırında gözüksün böylelikle Cumhuriyet’i koruduğumuzu söyleyip, üstüne demokrasinin beşiği olduğumuzdan dem vuralım! Oh vallaha hayat ne güzel değil mi?

Demokrasi dediğimiz şeyin altın bir tepside önümüze sunulacağını kim söyledi bize? Var mı öyle bir şey allahaşkına. Ne bekliyoruz? Sihirli bir değnek ile tüm sorunlarımızın çözülüp, bir anda güllük gülistanlık bir ülkede yaşamaya başlayacağımızı mı sanıyoruz? Böylesi bir hayal ile zaman öldürmek, bu zaman öldürüş esnasında “evet, ideali bu ama...” ile başlayan cümleleri kimse haketmiyor bu ülkede! Taşın altına elimizi koymalıyız! Nereden başlamalı peki? Öncelikle “ben ne yapsam boş” söyleminden vazgeçmeli, bu sözün anlamsızlığına kendimizi inandırmalıyız! Bir sivil toplum örgütüne üye olmak mesela? Zor mu? Bir dernek üyeliği çok mu can acıtır ki? Elli yaşında da olsanız, bir yerden başlayacağınız günü ertelemek ne size ne de çevrenizdeki insanlara yarar sağlayacaktır! Bir yerden başlamak lazım, iş işten geçti demeyerek, kendimize güvenerek! Bir ütopyanın tarifi değil bunlar, sadece günlük yaşantımızda hiç zorlanmadan gerçekleştirebileceğimiz hareketler. O yüzden bırakın size dayatılan ülke şartlarını, doğru bildiğiniz şeye sahip çıkın! Bir insanın eğitim hakkını kılık-kıyafetinin engellemesi size mantıksız geliyorsa, karşı çıkacaksınız türban yasağına, kaçarı yok! İslami düşünceye karşı mısınız? Amenna, onun için de mücadele edeceksiniz, ama yasaklama ile tecrit ile bunu yapamazsınız!

Kendisini Laik azınlık olarak değerlendirenlerin de tartışmaya kapalı İslamcı kesimin de birbirinden hiç mi hiç farkı yok ve işleri inanın çok kolay! Olan bize oluyor, olan demokrasiye inancı olan ve hem sağını hem solunu hem arkasını hem de önünü görebilenlere oluyor! Bu iki kesimin de tavissiz doğruları, diyaloğa kapalı dünya görüşleri-dogmaları ile vakit öldürerek yol almaya çalışan bir ülkede Demokrasi istiyorum! Sarıklı Hacı Ahmet için de, mini etekli Ayşe için de. Birlikte yaşamayı öğrenmeyi, bunu sindirebilen bir toplumda yaşamayı arzu ediyorum! Sorarım size, bunun için mücadele etmeye değmez mi?

Saygılar Efendim.

Bu yazıya sesli de ulaşabilirsiniz!





İndirmek için TIKLA

Yazının Devamı İçin Tıklayın...

Salı, Eylül 25, 2007

Türkiye Eğitim Sistemi Üstüne Bir Güzelleme

İlkokul birinci sınıfa kaydınızı yaptırdığınızda önünüze serilmiş bitmeyecek yılların olduğundan habersiz bir şekilde ağlarsınız. Sıcacık evinizden kopartılmış, milli eğitimin kollarına atılmışsınızdır. Daha siz bilmiyorsunuzdur ama o ilkokul birinci sınıfın kaydı, üniversite kapısını açacaktır size. 50-60 kişilik sınıflarda başlaması olası maceranız, ülkenin eğitim politikası yönünde şekillenmeye zorlanacak, yeri gelecek kafanıza peruk geçirtilecek, yeri gelecek sizden 180 derece zıt görüşten bir hocanın dersinden geçebilmek, üniversite diplomanızı alabilmek adına kendi görüşünüz dışında bir şeyler karalamaya zorlayacaksınız kendinizi sınav salonunda...

Türkiye'de eğitim en büyük problemlerimizden birisi. Her fırsatta bunu söylemekten çekinmiyoruz. Bütçede eğitimin payının azlığından tutun, okul eksikliğine, öğretmen atamalarına, öğretmenlerin maaşlarından, öğrenci ayrımcılığına kadar binbir türlü dalı-budağı olan bir mesele bu! Mesele büyük büyük olmasına da, madurları çok küçük yaşlarda.

Nereden başlamalı ki, ilkokuldan başlayan yarış atı psikolojisinden mi başlayalım? Benim yaşıtlarım ilkokul 5. sınıfta girerdi Anadolu Lisesi sınavlarına. Daha parkta oynayacak yaştayken a-b-c-d ler ile muhatap olmaya başlayınca bu çocuklardan "yaratıcılık" beklemek gerçekçi gelmiyor bana. Üniversitede girdiğim ilk sınavdaki afallamamı unutamam. Boş bir kağıt, iki tane de soru... Yıllardır dolu kağıtlar, olasılıklar üstünden, eleme usulü ile götürmüş olduğum eğitim-öğretim hayatımın bittiğinin işaretiydi o boş kağıt. Sadece edebiyat dersinde son soru olarak verilen kompozisyon sorusu ile yaratıcılığa terkedilen öğrenciler olarak afallamaya da mahkumduk. Hala da öyleyiz.

Bu yıl liselerin çoğu mezun vermeyecek, malum lise dört yıl oldu. Bu mezun vermeyiş sayesinde sınava katılım da az olacak. Az katılım demek, okul için daha fazla şans demek. Eğitimde şansa yer var mı demeyin. Buyrun işte, doğu batı karşılaştırması yapmıyorum (şimdilik). Sadece geçen yıl ve bu yıl sınava girenler arasındaki adaletsizliği ortaya koyuyorum. Geçen yıl misal Hacettepe'yi kazanan birisi aynı net oranı ile bu yıl Boğaziçi'ni kazanabilir! Nerede kaldı hak hukuk adalet? Adalete, eşitliliğe inancımızı içten içe o kadar yitirmişiz ki ben bile geri durmadım bir arkadaşımı bu konuda uyarmaktan! "Bak bu yıl şansın daha fazla, mutlaka bu yıl gir sınava" dedim. O kadar alıştırıldık ki. Çalınan sınav soruları, iptal edilen sorular, değişen sistemler vs. Kurulu düzenin doğru olduğuna o kadar çok inandırıldık ki!

Amerika'nın Doğu'yu korku ögesini kullanarak "öcü" olarak göstermesine kanmıyorken, ABD karşıtı bir ülke oluyorken bir yandan da aynı korku ögesi ile kandırılmaya devam ediyoruz. Hem de eğitimi bu iş için araç olarak kullanıyoruz! ODTÜ Rektörü Prof. Dr. Sayın Ural Akbulut; "Ben 40 yıllık öğretim üyesiyim, çocuk değilim. Türkiye'de türbanlılar ODTÜ'ye Bilkent'e girecek kadar puan alamıyor. Bu öğrenciler, bu üniversitelere girip türbandan dolayı okullarını bırakarak başka ülkelere gitmiyorlar. Genelde bu öğrenciler Açık Öğretim'e giriyorlar. Buradaki düzgün üniversiteleri kazanıp bırakıp yurt dışına giden yok." Bu ne korkunç bir tablodur yahu? Tamam, kişiliğiniz, değer yargılarınız, başörtüsü yüzünden eğitimden, bilimden uzak kalan öğrencileri görmezden gelmenizi sağlıyor ve bu adaletsizliği "katlanılabilir bir adaletsizlik" olarak yorumluyor olabilirsiniz. Ancak hangi yetki ile, hangi ruh hali ile başörtü takanlar bizi kazanmıyor diyebiliyorsunuz?

Eğitimden bahsediyoruz... Türkiye'de eğitimden. Eğitimin başında olan insanların sözlerinden alıntılar yapıyoruz. Sayın Akbulut şöyle deseydi fena mı olurdu? "Türkiye'de yıllardır uygulanan başörtü yasağı yüzünden aileler artık kızlarının eğitimi üstüne fazla düşmüyor. Eğitimdeki bu adaletsizlik son bulmalı ve ailelerin ve çocuklarımızın bu boşvermişliğinin önüne geçmeliyiz". Demiyorlar ama. Bunu demiyorlar. Demeyecekler de. Kaldı ki, hem çevremde, hem de tanıdığım bir çok insan var peruklu, şapkalı eğitim görmeye mecbur kalan. Yoksa peruklu ve şapkalıları saymıyor mu sayın rektör bu istatistiklerde? Adalet sadece bizim görüşümüze ait veya ona yakın insanlar için geçerli değil. İsmail Türüt için de, Ozan Arif ve pis sırıtışı için de adalet gerekiyor bu ülkede!

"Eğitim şart!" lafını espiri haline getiren bir milletiz. Oysa ki eğitim gerçekten şart. Doğuyu boşverin (şimdilik) İstanbul, İzmir, Ankara gibi yerlerde liseyi bitiren ve zorunlu ders olmasına rağmen İngilizceyi okulda öğrenen kaç kişi vardır? İngilizceyi geçelim, Sadece okul bilgisi ile Üniversiteyi kazananlar? Hepsini geçtim, -de, -da, -ki eklerinin doğru yazılışını, yıllarca edebiyat dersi almış öğrencilerin kaçı biliyor? Üniversitede iletişim fakültesinde 4 yıl okuyup, "iletişim nedir?" sorusuna cevap veremeyenler peki? Bu nasıl iş? B u n a s ı l i ş ?

"Alın milli eğitiminizi - Yökünüzü başınıza çalın" demezler mi adama?
İkidir boşverdiğimiz soruna, Kürt Sorununun eğitime yansımasına (hani biraz da kabaca) bakalım. Eğitimde fırsat eşitliği bu ülkede var. Evet, yurdun dört bir yanına ÖSYM tarafından aynı soru kitapçıkları gönderiliyor. Tıpatıp aynı sorular ile Şırnak'taki arkadaşlar muhatap oluyor. Öyle ya, lise ise orada da lise var. Yok mu? Vallahi de var. Ama KPSS'den düşük puan alan yeni öğretmenler oralara gidiyor. Veyahut gitmiyor. Okul olduğu yerde kalıyor ama öğretmen bulunamıyor. İdealist öğretmenlerimiz, canlarımız yok mu buralarda, canla başla çalışan? Var ama bir elin parmağı kadar var mıdır? Siz verin cevabını. ÖSYM'nin eğitimde fırsat eşitliğinin kanıtı soru kitapçıklarına bakaduralım biz. Bütçe daha açıklanmadı, Bu yılki bütçede eğitimin payı ne kadar olacak, askeriyenin payı ne kadar olacak bir bakalım! "Kürt sorunu kimin sorunu" yazımda da belirtmiştim, Bu sorun sadece doğu illerindeki insanları etkilemiyor. Bizim günlük yaşam standartımızı da derinden etkiliyor. Eğitimimizi de ta en baştan, bütçeden etkiliyor. 100 bomba az alınsa, 300 silah eksiği olsa askeriyenin, standartlarımız yükselmez mi eğitimde? Demiştim ya, kabaca değiniyorum, ana başlıkları veriyorum sadece. Doğudan (kazara) üniversiteyi kazanarak büyük şehirlere gelen öğrencilerin yaşadığı kimlik sorunu ve bunun eğitimlerindeki yansımalarına değinmiyorum mesela...

Aslına bakarsanız yukarıdaki sorunların hiç birini yaşamama hakkınız da var! Bu olanağınız var. Yeter ki paranız olsun! Anaokulundan akademik kariyerin uç noktalarına kadar yeterince paranız varsa, sıkıntısız, en iyi kalitede eğitim almayı size sunuyor bu ülke! Hak, hukuk, adalet... Ne yapacaksınız ki? Sizinle eşit olamayanlara karşı merhametiniz, sosyal yardım kulüpleri ile giderilir, bir haftalık harçlığınız ile bir çocuğa 5 kilo kitap alırsınız ve kendinizi rahatlatırsınız. Ne olmuş yani? "Doğuda terör var. Önce terör bitsin, sonra hakettikleri eğitimi alırlar" dersiniz, vergilerinizle en güçlü bombaları aldırtırsınız, kendi çocuğunuzun da eğitimini baltaladığınızdan habersiz kalırsınız... Üstüne bir de "Türkiye'de Kürt Sorunu Yoktur" dersiniz. Oh sizden rahatı yok. Şeriat tehlikesi var! Dikkkaat! Dersiniz. Binlerce kız öğrenciye ayrımcılık yapma hakkını elinizde bulursunuz. Ama kızınız sizden "Ama Aslııı'nın giydiği markaa bu değil, ondan alarak gitmem lazım okula olmazzzz, bunu almayalım anne" dediğinde ve istediği kıyafeti bilmemkaç yüz ytl ye aldığınızda bilmezsiniz ki sizin kızınız en ala türbanlıdır! Asıl tehlike odur!

Sonuç olarak karşımıza çıkan tablodan okuyabileceğimiz şey şudur, Bir ülkenin yansımasıdır eğitim-öğretim kurumları. Ülkenin her türlü, (politik, sosyal, ekonomik, kültürel...) sorunundan ayrı düşünülemez, ayrı yere konamaz. Ve ne zaman ki adam gibi bir ülkeye hasıl oluruz, işte o zaman eğitimimiz düzelir. Ne zaman ki Malezya ile korkutulmamayı öğreneceğiz, ne zaman ki Kürt diye bir manavdan alışveriş etmemeyi bırakacağız, ne zaman ki eğitimi parası olanın hakkı olarak görmeyeceğiz. İşte o zaman adam olacağız!

Saygılar efendim!

Bu yazıya sesli de ulaşabilirsiniz!







İndirmek için TIKLA

Yazının Devamı İçin Tıklayın...

Salı, Haziran 19, 2007

Bir ÖSS Daha Geçti


17 haziran 2007 pazar günü, bir buçuk milyondan fazla insanın gerilmiş sinirlerinin, biriken umutlarının, bir yıl boyunca çalışılan derslerin savaş alanına çıktığı bir tarihti.

Herkesin birbiri ile düşman olduğu, bencilliğin erdemi ile sivriltilen kalemler, taramalı tüfek gibi her şıkkı özenle karaladı, cevap kağıtları birer kan gölüydü aslında. Özenle karalanan kağıttan yani, açılan her delikten, işaretlenen her şıktan, oluk oluk kan akmaktaydı. Göz yaşları ise cephe dışında biriken annelerin, babalarındı. Yer yoktu duygusallığa bu sıcak haziran sabahında.


17 Haziran günü bir okulda ben de görevliydim. (Bina denetim görevlisi olarak)
Neler görmedik ki, kalemi, silgisi olmayanlar, nüfus cüzdansız gelenler, yanlış okula gelip doğru okula geldiğinde ısrarcı olanlar, nüfus cüzdanını çamaşır makinasında yıkayıp gelenler...

Tüm bunlar hadi neyse de, baş örtüsü ile gelen öğrencilerin sınav alanına baş örtülerini çıkararak girmeleri sinirimi bozmadı değil. Evet kimlik tespitinin daha doğru yapılabilmesi için bunun gerekli olduğu öne sürülebilir ama, kimliği doğrulamanın binbir türlü yolu da var, insanların inançlarını bir tuvalette bırakmaları hoş değildi. Hem de hiç!

Bu sene güzel bir uygulama vardı. Sınav başlarken ve biterken zil çalınmadı. Her derslikteki sınav salon sorumlusunun saati esas olarak alındı. O zilin sınava girenler üstünde yarattığı hissi düşünün, bir de bazı sınıflarda hazırlıklar tam bitmeden başlıyabiliyordu sınavlar daha önce, bu da sınava girenlerin zamanından yenmesine sebep oluyordu. Velhasıl bu şekilde olması gayet iyiydi.

Geçen yıl uygulamaya konulan, tutanak sistemi yine vardı. Bu şu demek oluyor, kimliksiz de gelseniz sınava alnıyorsunuz, ama sınav sorumlusu tarafından bir tutanak ile durum ösym ye bildiriliyor. Sınava alınmama olmuyor. Bu durum aslında biraz kafalarda soru işareti bırakabilecek bir uygulama. Kötü niyetli kullanılması da son derece mümkün. Elbette ösym deki kontrol-denetim sistemini bilemiyorum.

Bu detaylardan sonra;
Zamanında iki kez, hatta öys'yi de sayarsam üç kez girdiğim bu sınav ile hayatıma yön verdim. En azından istediği bölümü zevkle okuyup, yağtığı işi seven azınlığın içinde yer aldım yine bu sistem sayesinde. Lise 3 yıllarımda alakasız zamanlarda şişen yüzüm ve ellerimi, uyku problemlerimi, 1998 yılında öys'deki başarısızlığım sonrası tekmelediğim, kafamı vurduğum duvarları düşünmezsek sorunsuz bir maceraydı benim için! (oh ne güzel)

Olmasaydı keşke... Şu sınav olmasaydı keşke.
Kolay değil ama bu işler o kadar. Neredeyse tüm partiler bu sınavı kaldıracağını söyleyip oy istiyor gençlerden. Olmayacak duaya amin diyorlar kısaca!

Bir buçuk milyondan sadece yüzbini civarındaki öğrenciyi kaldırabiliyor Türkiye'deki üniversiteler. Kısaca derslik yok ki, öğrenci konulsun içine!
Derslik olsun hadi, hocalar nerede? Türkiye'de akademik kariyerine araştırma görevlisi olarak başlayıp, doçentliğe, yardımcı doçentliğe geçiş yapanların, geçiş yapmayanlara oranı nedir bir bakmalı.

AKP Hükümeti bizim dönemimizde otuzdan fazla üniversite açıldı diyor. Doğrudur açıldı. Açıldı da bu açılma işi biraz çetrefilli. Açılan üniversiteler zaten var olan bir üniversitenin bir veya bir kaç fakültesinin ayrılması ile oluşturuluyor. Hoop diye bir kaç binalı üniversiteniz oluyor. Diğer fakültelerde "zamanla" açılır deniyor... Ben de keşke diyorum, bir de inşallah diyorum!
Bu yeni kurulan üniversitelerin rektörleri kim olacak ne olacak diye tartışmalar dönüyor, ben biraz daha farklı bir şey diyeceğim; yeni yapılaşmakta olan bu üniversitelerin asıl YAPI İŞLERİ DAİRE BAŞKANLIKLARI ve İDARİ VE MALİ İŞLER BAŞKANLIĞI sıkı denetim altına alınmalıdır. Türkiye'de zengin olmayan müteeahhit kalmadı gibi, bilmem anlatabiliyor muyum?

Biz ne desek boşuna gerçi...

Ne demişti Kamer Genç? Hemen Hatırlayalım "anlayana sivrisinek az anlamayana davul zurna cok"

Her şehrimizi gerçek anlamda bilim üreten üniversitelerle donatmadan, bu üniversitelerin ihtiyaç duyduğu akademik kadroyu oluşturmadan, eğitimin bütçedeki payı belirgin bir şekilde yükseltilmedikçe, hangi hükümet gelirse gelsin bu sistem değişemez, öss kalkar başka bir isim olur, şekli şemali değişir, şu olur bu olur ama her halükarda bir buçuk milyondan yüzbini bu eğitim hakkını kazanır! Bu kadar basittir bu konu! O yüzden kimse "acaba yaparlar mı?" diyerek oy vermesin bu kimselere...
Yazıktır günahtır!


Öss mağduru, ruhu bir kaç yıl yaşlanmış genç arkadaşım;
Bir kaç ay sonra istemediğin bir bölümde, asla sevemeyeceğin bir şehirde üniversite hayatına başlaman çok olası, pes etme, sevmeye çalış okulunu, bölümünü, şehrini, tüm yabancı yüzleri... Baktın olmuyor mu, köküne kibrit suyu diyerek yak gemileri! İnsan hayatında bir iki yıl hiç bir şey... Hele ki şu genç yaşlarda.

Kendi hayatına değer ver! Kendi hayatına... (Ne güzel bir cümle, Varlığımın kıymetini bilmek ve ona göre yaşamak...)
Sorun şu ki bu isteğini mevcut sistem içinde gerçekleştirmen gerekiyor... Kurallara göre, aksatmadan, beş dakika geç kalmadan, başörtünü kızlar tuvaletinde bırakarak, birbirine benzeyen binlerce soruyu çözerek, kendini yitirerek...

Kendimizi yitirerek kendimize değer vermemizi isteyen bu yönetim sistemine, evet diyerek!
Bir başka yol daha var...
Var da, siz en iyisi mi, biraz daha ders çalışın!

Yazının Devamı İçin Tıklayın...

Çarşamba, Mayıs 23, 2007

Ah Şu İletişimciler


Derdim büyük, derdimiz, derdiniz çok büyük.
Aslında yıllardır bir çok yerde dile getirdiğim, dile getirmekten üşenmediğim bir sorunun tekrar su üstüne çıkarılmasından başka bir şey değil bu yazı. Belki aranızdan bazıları, "amaaaann bana ne yaavv" diyerek hızlı bir bakış atıcak bu yazıya, üç gün sonra da unutup gidecek.

Ey Öss kurbanı, ey yaklaşan sınav günü ile ne yapacağı hakkında fikri, zikri her geçen gün biraz daha karışan kardeşim, sana sesleneceğim ben ve bir de kader ortağı arkadaşlarıma, sayıları her geçen yıl binlerin katları ile artan kader arkadaşlarıma...

1999 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölümünü kazandığımda benden mutlusu yoktu. İstediğim ve sevdiğim bir alana ilk adımımı atıyordum. Daha ne olsundu ki. Kazın ayağı öyle değilmiş ama, sonradan öğrendik...

İlk yılım dip notları ezberlemekle, ders notları arasında boğulup kalmakla, başarılı bir öğrenci olma uğraşım ile geçmişti. Ancak, ters giden bir şeyler vardı ve bu ters gidişatı en üst makamdan, dekanımızın (sevgili hocamız Ünsal Oskay'dan) ağzından öğreniyorduk, "biz size kirli bir denizde yüzmeyi öğretiyoruz" diyor ve ben ne olduğunun ne olabileceğinin farkında olmadan vakit öldürmeye devam ediyordum okulda...

Okulun ikinci yılında "ekmek aslanın ağzında" desturunu kavramış bir biçimde okulda neden devam zorunluluğu olmadığını anlıyor ve kapağı bir televizyon kanalına atma girişimi içine giriyordum. Zor yıllar... Sayın Sezer Rahmetli Ecevit'e anayasaya kitapçığı fırlatıyor, dolar almış başını gidiyor... Medya sektöründe kitlesel işten çıkarmalar yapılıyor ve o hengamede bir iletişim öğrencisi bir televizyon kanalına öyle ya da böyle girebilmek için debeleniyor...

Neden debeleniyordum?
Bir meslek sahibi olmam gerekiyordu, okulda kamera görebilmek abartısız bir şekilde mucizeydi, montaj seti ise bir hikaye... Evet bir güzel sanatlar fakültesi değildi okulum ama iletişim bilimlerinin elebaşlarından mahrum kalmak acıtıyordu içimi(zi).


O hengamede bir kısa film mail grubundaki duyuru ile CnnTürk maceram başlamış oldu. Tatilimi yarıda kesip ilk otobüs ile İstanbul'a gitmiştim. Hürriyet Tower... 10. kat, Cnn Türk Program Bölümü ve stajyerliğe ilk adımını atmış, kirli denize girmeye hak kazanmıştım.

Neler görmedim ki... İlk defa birisinin ayağı nasıl kaydırılıyor onu gördüm mesela. Dedikodunun "bilgi paylaşımı" olarak meşrulaşmasını, güzel asistanların meslekte yükselme şansının her zaman daha fazla olduğunu, stajyerlerin aylık masraflarının 200 dolar olması nedeni ile işten çıkarılabileceğini gördüm... Gördüm de gördüm, gördükçe de şaşkınlığım her geçen gün daha azaldı... Azaldı...
1 yıl dolmadan para kazanmaya başlayınca kendimi şanslı olarak da gördüm, gerçekten şanslıydım, evet belki gece gündüz eşşekler gibi çalışmıştım beş para kazanmadan, eve gitmek yerine şirkette yatıp kalkmayı alışkanlık haline de getirmiş olabilirim. Ama gerekliydi, yapılması gerekenler onlardı. Kapıda benim gibi bekleyen yüzlerce, binlerce kişiyi düşündükçe şükrettim.

Tüm bunlar olurken okula gitmedim. Öğrencilik yapamadım, gerçek bir üniversiteli olamadım. Eğer olsaydım şu anki işimde olabilir miydim, kendime bu kadar güvenip, şu işi yapabilirim ama bu işi yapamam deme lüksüne sahip olabilir miydim bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa, sektör beni eğitti, okulsa bir bakış açısı sundu tüm olan bitene. (Tam tersi olması gerekmez miydi)

4-5 yıllık Medya yolculuğumda sırasıyla CnnTürk, SüperKanal/DreamTv, Dış yapım olarak TRT ve prodüksiyon şirketi deneyimleri yaşadım. Şimdilerde sektörün kıyısında gezen bir alanda pek fazla pisliğe elimi sürmeden ekmek paramı kazanıyorum.


Sene olmuş 2007. İşler artık daha zor. 30'a yakın iletişim fakültesi var Türkiye'de. İletişim liselerini saymıyorum. Her yıl binlerce mezun veren bu okulların işlevselliği tartışılacak düzeyde. Bu yüzdendir ki artık "İletişim Fakülteleri Ortak Platformu" adı altında hareket etme çabasındalar. Türkiye'ye yeni bir iletişim fakültesi açılmaması için bildiri dahi yayınlamışlıkları var. Peki ama daha önce aklınız neredeydi?
Devlet üniversiteleri bir kenara, çok iyi olanakları olmasına karşın, çoğu paralı öğrencinin bu olanakları kullanmaya tenezzül etmediği vakıf üniversiteleri ne olacak?

Of ki ne off...
Prodüksiyon şirketlerine ödevlerini yaptırmak için gelen vakıf üniversitelerinden iletişim öğrenci sayısı hiç ama hiç az değil! Bunu herkes de biliyor aslında. Sorun şu ki bu adamlar amca-dayı sayesinde sektörde karşınıza bile çıkabiliyorlar...

Toparlayalım;

Güzel Sanatlar mezunu insanların genelde reklamcılığa ve prodüksiyon şirketlerine kaydıklarını düşündüğümüzde, iletişimcilere genelde televizyon kanalları, bitmeyen stajyerlik dönemleri, ızdıraplar ve pislikler kalıyor. Demiyorum ki reklam sektörü vs tertemizdir, belki daha pistir çok daha zordur ama adam yerine konulmanız daha olasıdır.