Perşembe, Eylül 06, 2007

Türkiye'den İşçi Manzaraları!


İşçi diyelim, proleter diyelim veyahut emekçi diyelim. İşçi her yerde işçi ve işçinin sermaye sahipleri ile sorunları, mücadelesi, bitmiyor... İşçi dediğimizde akıllara sadece fabrikalarda çalışarak "emeğini" ekmeğe dönüştürenler gelmemeli. Üretim araç ve şekillerinin değişmesi sonucunda bu tanım artık çok daha geniş bir anlama bürünmüştür.

Memurlar, polisler, hakimler, taksi şoförleri, borsa elemanları... Bu insanların hepsi işçidir, Bir üretim aracına sahip olmadan, bir iş yerinde maaş ile çalışan herkes işçidir! Basit bir anlatımla eğer bir okulda öğretmenlik yapıyorsanız evet siz işçisinizdir. Ancak bir gün okul açarsanız işte o zaman artık küçük bir burjuva olmuşsunuzdur. İsterseniz ders verin bu okulda, fark etmez... Zaten 4857 sayılı iş kanunu'na göre, yani hukuki anlamda bir şirketten ya da kurumdan maaş alan herkes işçidir.

İşçi olmadığını sanan milyonlarca çalışana sahip bir ülkede yaşıyoruz. İşçi kelimesinin beynimizde kodlanmış anlamları sayesinde de bu sıfata sahip olmayı kabullenmeyecek yine binlerce insan vardır diye düşünüyorum. Neyse ki yazı konumuz bu kimlik bilgisizliği veya kargaşası olan insanlar değil. Bilakis "Ne yapıyorsun?" sorusuna "İşçiyim ağabey" diyenlerle ilgili.

Bu yıl işçi, işveren, grev, uzlaşma kurulu gibi terimlerle pek bir içli dışlı olduk. Özellikle THY çalışanlarının GREV kararı, kurumun medyatik yanı da göz önüne alındığında geniş yankı uyandırdı. Ancak sanıyor musunuz ki bu ülkede sadece THY çalışanları hakkını arar, grev kararı alır? Medyada yeterince haber değeri olmadığına kanaat getirilerek, yer verilmeyen birçok grev yaşadı ülkemiz.

Sanovel Direnişi bunlardan birisidir ve son derece ibretliktir! Sanovel bir Türk ilaç firması, bünyesinde Majezik, Lansor, Brodil, Sanset, Exen, Dolphin gibi bilindik ilaçlar var.

Hikaye şöyle. Sanovel'e Eczacıbaşı fabrikalarından işçiler gelir çalışmaya. Örgütsüz ve kötü koşullarda çalışan işçi arkadaşlarına yol yordam gösterirler. Bilinçlenen Sanovel işçileri Petrol-İş Sendikası ile anlaşır. Bu esnada Sanovel’de işten çıkarmalar olur. Sakal bırakma eylemi yapar işçiler. Akabinde bir arkadaşlarının daha işten çıkarıldığını öğrenince 190 kişi bir anda işi bırakır ve kapı önünde beklemeye başlar. İşveren, bir taslakla gelmelerini ister. Sendika ile birlikte hazırlanan taslağı gören işveren, çözümü tüm bu işçileri işten çıkarmakta görür. Yaklaşık 3 ay süren Sanovel İşçileri'nin haklı direnişi esnasında çekilmiş görüntüler var. İzlemekte fayda var. Buyrun;



Kapı önünde gerçekleştirilen bu eylem, 3. ayında jandarma zoruyla fabrikanın uzağındaki bir benzin istasyonu önüne alınmış. Üretim fabrikada çok çok alt sınırlarda olsa da sürmüş. Ama bir yandan da eylemi düzenleyen işçiler arasında çözülmeler başlamış. Çözülme nedeni de malum, kredi kartı borçları vs... En sonunda işveren ile tazminatların ödenmesi yönünde bir anlaşma sağlanmış. Sonuçta iyi bir son değil ama, 3 ayı geçkin bir süre bu mücadeleyi vermek, 190 kişi ile birlikte firesiz bir şekilde inatla bu eylemi sürdürmek, emek cephesi tarafından alkışı haketmektedir. Demiştim ya, sadece THY Grev kararı almıyor bu ülkede. Sanovel İşçileri de ellerinden geleni yaptılar. Hem de ilk deneyimlerinde, tecrübesizlikleriyle...

Bir Grev kararı da Türkiye ekonomisinin lokomotiflerinden birisi olan Tekstil Üretiminde gerçekleşecek (Eğer masada uzlaşılmazsa). Türkiye Tekstil, Örme ve Giyim Sanayi İşçileri Sendikası (TEKSİF) ile Türkiye Tekstil İşverenleri Sendikası (TÜTSİS) arasında 54 işyerinde 20 bin işçi adına yürütülen grup toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde grev kararının uygulanmasına bir haftadan az bir süre kaldı. Heyecan verici bir süreç bu da. Nasıl ki THY çalışanlarının seslerinin bir nebze de olsa fazla duyurulması için uğraştık. Tekstil İşçileri için de sesimiz çıktığınca bağırmalıyız! Eğer greve gidilirse, Söktaş, Narin Tekstil, Yünsa, Levis, Saray Halı, Kasar ve Dual, Pisa Tekstil, Altınyıldız, Bahariye, Kordsa ve Vakko'da 10 Eylül'de, İşbir Sentetik, Öztek Tekstil, Orta Anadolu Mensucat, Topkapı İplik, Tekstüre Çorap, Akın Tekstil, Herteks Tekstil, Modital Tekstil ve Edip İplik'te ise 24 Eylül'de greve çıkılacak.

Radikal Gazetesi'nde geçen gün çıkan haberde TEKSİF Genel Başkanı Nazmi Irgat şöyle diyordu;

"Geçen dönem işe yeni giren işçilerin ikramiyelerinin düşürülmesinden sonra kısa sürede işçilerin yaklaşık yüzde 50'si daha az ikramiye ile çalışır hale geldi. Bizim kazanılmış hakların korunup yaygınlaştırılması anlayışımıza karşın işveren kesimi yeni işe giren işçiye hiç ikramiye vermemekte ısrar ediyor. İşçinin var olan tüm haklarının geriye götürülmesi anlayışıyla hareket ediliyor. Biz ikramiyelerin var olan şekliyle korunması konusunda kararlıyız."

İkramiye denilince akıllara lütfen yüksek meblağalar gelmesin, gözleri doysun denmesin bu insanlar için. Bu insanlar ne kadar mı kazanıyor? Irgat haberin devamında, ikramiyelerle ilgili konuyu aşmaya çalışırlarken işveren kesiminin bu kez karşılarına fazla çalışma, denkleştirme gibi konularda yeni taleplerle geldiğini belirtiyor. İkramiyeler konusunda atacakları bir adım olmadığını vurgulayan Irgat, "Bir tekstil işçisi aylık ortalama brüt 774, net 550 YTL ücret alıyor. İşçinin yapacağı en ufak fedakârlık kalmadı. İşverenin sürekli işçilerden fedakârlık bekleyen anlayışını değiştirmesi lazım" dedi.

Aylık 550 YTL. Ve bu insanlara deniyor ki, bu sana yetmeli. Ne ikramiyesi, ikramiye olacaksa dengeyi tutturalım daha fazla çalış... Sendika masa başında bir çözüme varılacağı umudunu koruyor. İnşallah istedikleri gibi olacak her şey!

Sendikalı mücadele böyleyken sendikasızlar ne yapsın? Sendikalı işçi hakkını alabiliyor mu ki sendikasızının yüzü gülsün? Kamu işçileri mesela? Öğretmenler, polisler, memurlar, doktorlar...? Kaçının yüzü gülüyor? Memur-Sen ile Devlet arasındaki görüşmeleri ve talepleri takip ederseniz ya çok sinirleneceksiniz ya da çok güleceksiniz. Üstünde anlaşılmayan şey, 10 - 20 ytl lik farklar. 5 ytl için tartışmaların döndüğü bir ortam... Sendikal hakları olmadan sendikaları olan çalışanlar olarak ses çıkarmaya da hakları olmayan ama bir yandan da devlete çalışarak, kendini bir miktar da olsa güvence altına almış bu kitle ne yazık ki bir yandan yakınırken bir yandan da "Allah Devlete Zeval Vermesin" diyor... Sanırım Eczacıbaşı İşçileri şu bizim memurları da bir bilinçlendirmeli!

Kamu çalışanlarının durumu da kısaca böyle. İsterseniz şimdi Tuzla'daki işçilere bakalım. Tuzla tersaneleri meşhurdur malum. Bu bölgede son iki hafta içinde 5 işçi hayatını kaybetti. Sebebi iş kazası olarak kayıtlara geçti hepsinin. Ama DİSK'e bağlı Liman, Tersane, Gemi Yapım ve Onarım İşçileri Sendikası (Limter-İş) aynı fikirde değil. İşçilerin taşeronlarca çok çalıştırıldığını belirterek ölümleri cinayet olarak niteliyorlar. Tersane sahiplerine göre ise kazaların nedeni dikkatsizlik. Günay Akarsu hayatını kaybeden son işçi. Tek hayali elektrikçi dükkanı açmakmış. Bunun için de hep fazladan mesai yapıyor, ama bir türlü bu hayalini gerçekleştirecek parayı bulamıyormuş. Eh, umut fakirin ekmeğidir değil mi? Geçimini dahi zor sağlayan Günay Akarsu geçen gün elektriğe kapılarak gözlerini kapadı. Ölmeden birkaç gün önce kendisine tatile çıkalım diyen abisine Akarsu, önce 'Evet' demiş, sonra "Bir gemi geldi, bitirelim, sonra..." diyerek caymış. Sonuç malum...

Gemi İnşa Sanayicileri Birliği (GİSBİR) Yönetim Kurulu Başkanı Murat Bayrak, işçilerin ölümlerinin ardından Anadolu Ajansı'na yaptığı açıklamada şöyle demişti:
"Bizim karımız tamamen işçilikten, işçilik fiyatları da Avrupa'nın fiyatlarına gelirse, Türkiye'deki gemi inşa sanayisinin avantajları yavaş yavaş ortadan kalkar."

Büyük tersanelerde Taşeron firmalarca çalıştırılan işçilerin güvenliğinin tam olarak sağlanmadığı, önemsenmediği biliniyor. Zaten ölümlü kazaların taşeron firmalarla çalışan tersanelerde daha fazla meydana gelmesi her şeyi açıkça ortaya koyuyor.

Yüz güldüren bir haber ise şu şekilde; "Tek başına ne yapabilir ki?" denilerek bıyık altından gülüşmelere sebep olan Ufuk Uras Tuzla tersanelerindeki bu sorunu meclis gündemine getirmeye hazırlanıyor.Uras geçen gün mecliste yaptığı basın toplantısında değişik partilerle temas kurup Tuzla tersaneleriyle ilgili bir araştırma komisyonu kurulmasının gündeminde olduğunu söyledi. "Tersane işverenlerinin önemli bölümünün siyasi kimliği var. Bu hasıraltı edilmemeli. Kamuoyunun bu konunun üzerinde durması önemli" dedi. Emeğin yanında olmak zor iştir vesselam. Sermaye odaklarının karşısında bir tane de olsa milletvekilinin sesini kısmadan konuşmasını canı gönülden desteklemek gerekir. Fikir ayrılığının önemi bu noktada yoktur. Her şey emek içindir!

İsterseniz Tuzla'dan, Adıyaman'a, Adapazarı’na, oradan Ordu'ya ve Aydın Söke Ovası'na uzanalım.. Adını zikretmediğimiz yerleri de unutmayalım.... Adını saydığım bu bölgelerin ortak bir yanı var, "Mevsimlik İşçiler". Tek kelime ile insanlık dışı koşullarda üç kuruş için çalışan bu insanların hiçbir sosyal güvencesi yok. Çalıştırılan yüzlerce ufacık çocuk var. Hayvan sürüsü gibi kamyonların arkasında tarlalara götürülen bu insanların yaşadığı trajik trafik kazalarını da unutmamalıyız! Bugüne kadar mecliste bir kez olsun anılmayan bu kitle, (1.5 milyon civarında insandan bahsediyoruz) artık meclis gündemine getiriliyor. Hem de tek bir kişi tarafından değil, grubu olan bir parti tarafından, DTP tarafından. DTP bölücülüğü bu şekilde yapacaksa yapmaya devam etmesi için dua edeceğiz demektir. Mevsimlik işçilerin durumunu uzun bir araştırmadan sonra rapor haline getiren DTP, bizlerin sadece şehirlerarası yolculuklarımızda karşı karşıya gelip, şaşkın şaşkın izlediğimiz bu insanların hakkını aramanın derdinde gözüküyor.
Radikal'in haberi şu şekilde;

Diyarbakır milletvekili Akın Birdal, izlenimlerini rapor haline getirerek konuyu TBMM gündemine taşıyacaklarını söyledi. Her yıl yaklaşık 1.5 milyona yakın gezici tarım işçisinin farklı bölgelere gittiğini belirten Birdal, bu insanların çok kötü koşullarda yaşadıklarını söyledi. Birdal, geçici işçilerin emeklerini ucuza satmak zorunda kaldıklarını, sigortasız çalıştırıldıklarını belirterek, 7-8 yaşında çocukların bile fındık ve pamuk topladıklarını söyledi.
Akın Birdal, 1 Ekim'de yeni yasama dönemine başlayacak Meclis'te tarım işçilerinin ekonomik ve sosyal haklarını güvence altına alacak yasal düzenlemeler yapılması için çalışacaklarını söyledi. Ancak hemen yapılabilecek şeyler olduğunu da belirten Birdal tarım işçilerinin açık kamyonlarla taşınmasının engellenmesi gerektiğini söyledi. Haberin tamamı için TIKLA


"DTP ne yapmalı?" sorusuna son derece şık bir cevap bu. İnşallah "emek" bazındaki mücadeleleri sürecektir. Sürmelidir. Bunu sadece DTP değil, AKP, CHP, MHP de yapmalıdır. Yapmalıdır da, yapmıyorlar işte.

Gayet uzun bir yazı oldu farkındayım. Ancak işçinin dertleri bitmez. Kamu Çalışanlarının (İşçilerinin) Devlet ile pazarlığı uyum komisyonuna taşındı. Son sözü Bakanlık söyleyecek. Sanovel Direnişi örgütlü mücadelenin ne olursa olsun yapılması gerektiğini, yapılabileceğini gösterdi. Sınıf bilincinin yayılması için pratik bir örnek olma özelliğini de taşıyor. Tuzla'da hayatını kaybeden işçilerin umurunda değil artık sendikal mücadele. Nur içinde yatsınlar... Ama geride kalanların artık uyanmaları şart! Mevsimlik işçilere gelince, işleri hepimizden zor. Bölgelerinde süregelen çatışma ortamı, istihdamsızlık onları bu hale getiren...

Bunca yazının, bir miktar da görüntünün ardından, kendinize sormanız gereken soru şu, "Tüm bunlar sizin umurunuzda mı?", Bu insanların hakları için sesiniz kısılıncaya kadar bağırmaya hazır mısınız?

Yahu bırakın bu insanları, kendi haklarınız için sokağa çıkmaya hazır mısınız?

Saygılar Efendim!


Yazının Devamı İçin Tıklayın...

Perşembe, Ağustos 09, 2007

İnternette Örgütlenmek

Gençlik Kolları üstüne yazdığım yazıda belirttiğim gibi; "Örgütlü değilim ve bu beni rahatsız ediyor, hele ki şu günlerde!" Öyle bir rahatsızlık ki bu, yaz tatilimin en civcivli vaktinde, zihnimi bu konuda meşgul etmekten çekinmiyorum.

Örgüt kelimesinin köküne baktığımızda "örmek" fiilini görmekteyiz, akabinde "örgü" ismini almış sonrasında ise "örgüt". Kökü ve türetilişi bakımından hep bir yapıcı durum söz konusu. Örgüt kelimesi için de bunu rahatlıkla söylememiz gerekirken, 12 Eylül Darbe Anayasası ile bu kelime de "sakıncalı", "öcü" kelimeler arasına girmiş ve yapıcı kimliğinden bölücü kimliğe çok narin bir şekilde transfer olmuştur!

1999 yılında Aydın Doğan Genç İletişimciler Yarışması için bir haber hazırlamıştık arkadaşlarımla. Haber adı, "İnternetin Doğrudan Demokrasiye Katkısı" idi. (Konunun zihnimizde şekillenmesini sağlayan TRT Haber Merkezinden Kemal Arslan Hocamızı hayırsız evlatlarından biri olarak buradan bir kez daha ellerinden öperim.) Bu konu o zaman için nedense çok dikkat çekmemişti, ödül de alamamıştık zaten. Ama şimdi internet tabanlı bir çok sivil toplum örgütü, anarşist oluşum, baskı unsurları vb. bulunmakta. Bu gruplar gerçekleştirdikleri medyatik eylemler ile
zaman zaman gündeme gelmekte.

Neden internet peki?
- Cevabı son derece basit, haberleşmek son derece kolay, bildirilerinizi bir "tık" ile tüm dünyaya yayabiliyorsunuz. 1970-80 dönemlerinde bildiri dağıtacağız diye vurulan, dayak yiyen insanların durumunu düşününce, büyük bir nimet olduğu görülebilir.
- Genç kitle internette. Asıl üstünde durmamız gereken konu da bu. Kazanmamız gereken, harekete geçirmemiz gereken kişiler şu an sizin ekrana baktığınız gibi ekrana bakıyorlar. Tek fark vakit geçirilen sitelerin farklılığı, internetten yapılan sohbetlerin içeriği!

Hepimizin bildiği gibi bireyselleşen bir topluma üyeyiz. Bireyselleştikçe de yanımızdakini görme konusunda körleşiyoruz. Körleşmesek de "göz ucuyla" görüyoruz. Önemsemiyoruz. Sistem bunu sağlıyor inkar da edemeyiz. Buna dur demek için bir şeyler yapmalıyız
(mı?)! Evet diyebiliyorsanız, elimizde çok güzel bir silah var bunu iyi kullanmamız lazım. Bireyselliğin kalesi olarak görebileceğimiz "bilgisayar ve internet" ikilisini toplumsal işler için kullanacağız. "Tek başına ne yapılabilir ki?" demeden kendimin nacizane ne tür fırlamalıklar yaptığını, daha sonra da düzenli, koordine bir şekilde neler yapılabileceği üzerine bir şeyler söylemek niyetindeyim!

80630, sosyomat, alternatip, yonja gibi komünite sitelerinde vakit öldüren binlerce insanı kazanmak olası mıdır? Binlerce insan olmasa da bu sitelerden bir, iki kişinin kafasında soru işaretleri uyandırmak için neler yapabiliriz? Bu noktada şu sorulabilir, "yahu kimse ciddiye almayacak, ne anlar onlar bu işlerden?". Bu önyargı, ulusalcı kesimin seçimlerden sonra Türk Halkı'nı "APTAL" yerine koymasından farklı değildir. O yüzden bu tarz soruları sormadan hareket etmeli ve amacımız insan kazanmak olmalıdır. Son zamanlarda özellikle sosyomat adlı sitede yaptığım ve amacıma ulaştığım bireysel bir tutum var. Durduk yerde millet "alttakinin bilmemnesi hoşuna gitti mi, alttakinin sevgilin olmasını ister misin..." gibi sözde eğlenceliklerle vakit geçirirken bir anda "Ne olur günlük gazete okuyun" gibi bir yazı yazıyorum ortama. Veya kitap önerileri sunuyorum hiç bir alaka yokken. "301'in takipçisi ol" diyorum vs...

Aynı şekilde seçim öncesinde 80630'da sitedeki kişilere "bağımsız adaylar" konusunda ayrıntılı bilgi içeren mesajları bir kaç gün boyunca utanıp sıkılmadan yollamış ve az denemeyecek bir geri dönüş elde etmiştim. Tüm bu eylemlerde dikkat etmek gereken, sloganvari bir tutum takınmamak, güzel güzel derdimizi anlatmak. Bu fırlamalıklar kimileri tarafından "reklam yapma" olarak algılanabiliyor, canları sağolsun, ama bu şekilde seçim öncesi fikir soran kişi az değildi. Hala irtibatını kesmemiş bir kaç insana günlük gazete okuma alışkanlığını da kazandırdığımı düşünüyorum (onların yalancısıyım).

Yukarıdaki sosyomat ve 80630 örneği aslında hiç bir şey. Bilgisayar başında zaman öldürürken hepimizin, bir çaba sarfetmeden yapabileceği, sisteme bir çomak sokmadan ibaret. Hem de çok küçük bir çomak. Gelin görün ki bu ufacık çomak ile bir kaç ay içinde bir kaç insanın kafasına soru işaretleri serpebiliyor, sorgulama yetilerini canlandırabiliyoruz. İşte elimizdeki güç budur! A fikri veya B fikri farketmez herhangi bir düşünce platformu içine bu insanların bir nebze de olsa çekilmesi için bir şeyler yapmalıyız. Bu tarz komünite siteleri içinden tabir-i caiz ise olta ile insan yakalamak zorundayız. Ne kadar burun kıvırırsak o kadar kaybediyoruz çünkü. Emin olduğum bir şey de, eğer bir şeyler verirsek bir şeyler alacağımızın kesin olduğudur. Bu yazının konusu elbette bu tarz sitelerde insanların dikkatini nasıl çekeceğimiz değil. Sadece ufak bir örnekti.

Şimdi gelelim sistematik bir şekilde neler yapabileceğimize. Yazının başında 1999 yılında yapmış olduğum haberden bahsetmiştim. Gerçekten de eğer internet düzgün ve işlevsel kullanılabilirse Doğrudan Demokrasiye katkısı çok çok büyük olur. Bırakalım doğrudan demokrasiyi, binlerce insanı bir amaç doğrultusunda bir web sitesine bağlayabiliyorsunuz. Özellikle "mekan" sorununu bir anda çözen internet, kitleleri buluşturmak konusunda gayet marifetli. "Emeğine sağlık dostum, süper paylaşım" sözleri ile dalga geçilen forumlar işlevsel kılındığında, eşi benzeri olmayan bir tartışma platformuna dönebiliyor. Alaska'daki, Çin'deki insanlarla eş zamanlı tartışabilme yetisinden bahsediyorum. Günümüzde çok sıradanlaşmış bu fırsatları iyi değerlendiremediğimiz kanısındayım.

Kuramsal değilde pratik düşünelim hadi, hem de bir örnek ile;
Geçen gün Turizm Meslek Yüksek Okulu mevzunu bir genç ile sohbet ediyoruz. İki yıl önce 800 ytl ile bir otelin barında çalışırken bu yıl 400 ytl teklif edildiğini, kendisinin de kabul etmediğini ve sonuçta işsiz kaldığını yakına yakına anlatıyor bana. Ekliyor, "devlet 5 yıldızlı otellere turizm diplomasız çalışan almayacak bir yasa çıkarsa ya zor mu!" diye. Ben de bana anlatma sesini duyur diye yükleniyorum kendisine. Kendisi gibi bir sürü insan olabileceğini, bu insanları bir araya getirip bir şeyler yapabileceğini anlatıyorum da anlatıyorum. "Abi olmaz kim uğraşır" dedikçe daha da yükleniyorum. İnterneti kullan diyorum. Bu örneği ele aldığımızda, bir iki aylık bir uğraş ile internet sayesinde gayet güzel bir örgütlenme sağlanabilir. Mevzu bahis okullardaki öğrencilerin dikkati çekilir önce, sorunlardan bahsedilir, sorunları yaşayanlar ve yaşayacaklar ortak bir paydada birleşir. Daha sonra da bu sorun ve çözüm önerileri internete yayılır. Dikkatler çekilir. Emin olun youtube'da maskaralık yapan insanların ekrana çıkmasından daha zor değil bu tarz haberlerin ekranlarda yer almasını sağlayıp gündem yaratmak!

"Peki ne duruyoruz o zaman hurraaa" demekle de olmuyor bu işler. Öncelikle inandığınız, savunmak zorunda hissettiğiniz veyahut insanlarla buluşturmak istediğiniz görüşlerinizin olması lazım. Benim tek başıma yürütmeye çalıştığım şey her ne kadar örgütçülük ile bağdaşmasa da insanların kafalarına bir soru işareti ilave ettiğime inanıyorum. Gerçeklerin bize sunulandan farklı olduğunu en azından olabileceğini düşünmemiz gerektiğini insanlara aşılamaya çalışıyorum.

Diyeceğim odur ki,
Eğer çevrenizde bir sorun var ise,
Eğer işinizle alakalı bir probleminiz var ve hatta sendika hakkınız yoksa,
Babanız az harçlık veriyor,
Devletiniz anayasası ile sizi değil kendini korumaya devam ediyor ve siz bundan rahatsızlık duyuyor iseniz,
Kısaca kaşlarınızı çatarak haykırmak istediğiniz doğrularınız var ise; ÖRGÜTLENİN!


Saygılar Efendim.

Yazının Devamı İçin Tıklayın...

Cuma, Ağustos 03, 2007

Gençlik Kolları Üstüne


- Bu ilişki buraya kadarmış, üzgünüm!
- Neden, ama neden??? Anlamıyorum, hani birbirimize çok yakışıyorduk, hani çok güzeldim, hani? hani? hani?
- Ne yaptımsa olmadı, Apolitiksin güzelim! Ayrılmalıyız!
- ühühühühü...

Yaşanmış mıdır dersiniz böyle bir diyalog gündelik hayat içinde? Mübağalası çok fazla bir konuşma belki ama, Bir ilişkide çiftlerden birinin, diğerine gönderdiği kısa mesajlardaki 160 karakter sınırını doldurmuyor diye ayrılmalarından daha mantıklı değil mi? Bence mantıklı!

Dün akşam KanalB'de izlediğim bir tartışma programı vardı. Bir çok siyasi partinin gençlik kolları (örgütleri) temsilcileri "Türkiye'nin genel durumu" hakkında tartışıyorlar, fikirlerini söylüyorlardı. "Ahh ne güzel, tam aradığım program, bakalım ne diyecekler?" diyerek izlemeye başladım programı. Malumunuz çevremde çok fazla aktif siyaset yapan genç yok, aktif siyaseti bırakın, gerçek anlamda siyaset konuşan genç sayısı da çok az. Bu yüzden bu programı ilk başta bir fırsat olarak nitelendirdiysem de, sonlara doğru durum çok vahim bir hal almaya başladı.

Türkiye'deki siyasi partilerin bir türlü kıymetini bilemediği bir örgütlenme şekli aslında bu "gençlik kolları". "Kolları" diyerek evcilleştirmeye çalıştığımız bir örgüt aslında. Türkiye'nin her zaman genç bir nüfusa sahip olduğunu biliyoruz (Uzun yıllar da bu şekilde devam edeceğe benzer). Bu genç nüfus gücünü siyaset içinde hakkını vererek kullanmak veya kullanmamak siyasi partilerin sorumluluğunda elbette (mi)? Yoksa anne ve babaların mı eğitilmesi gerekiyor önce? "Çocuğum olaylara karışmasın, aman başına bir şey gelmesin" diye diye televizyon ve bilgisayara bağımlı hale gelen bir nesilin hesabını kim soracak?
Konuyla ilgili daha önceki bir yazım için (bkz: Gençlik mi Hatalı Siz mi?)

Gençlik kolları deyince benim aklıma ilk önce "ülkü ocakları" geliyor. Ülkü ocakları MHP ile özdeşleşmiş bir oluşum, geçmişi ve hatırlanma şekli siyasi bir örgütlenmeden çok başka tarzda örgütlenmeleri andırıyor desek abartılı olmaz herhalde. (Bu yüzden de ilk o akla geliyor) Sırf 12 Eylül dönemi değil, lise yıllarımı, üniversite yıllarımı, bugünü düşündükçe, ülkü ocaklarının fikir bazında gerçekleştirdiği eylemlerinden daha çok, satırlı, kanlı bıçaklı eylemleri aklıma gelmekte. (Bu bambaşka bir yazı konusudur, o yüzden üstünde durmayacağım) Tek söyleyebileceğim şey, MHP bu kanlı imajından sıyrılmak için ülkücü gençlere "beyaz çorap giymeyi bırakın" demekten öteye gitmelidir! MHP'yi bu şekilde vurgulamamın nedeni, aklıma başka bir partinin gençlik kolları faliyetleri hakkında göze çarpıcı bir faliyetin gelmemesi. Gerçi MHP'nin de nasıl aklımda canlandığını belirttim. (Programa MHP ve AKP'li gençler katılmadı onu da belirtmek lazım)

Siyasi partilerin gençlik örgütlenmeleri, yenilik demek olmalı, partinin ideolojisini geliştirecek yeni fikirlerin üretileceği yer olmalıdır. Yeni açılımlar ortaya koymalıdır! Adı üstünde "GENÇ" olmasının gerekliliğini yerine getirmelidir. Varolan partilerden hiçbirini kendi fikirlerimle örtüştüremediğimden, bu oluşumlar içinde örgütlenme çalışması içinde de bulunmadım (bu yüzden de çok dertliyim aslında! Örgütlü değilim, bu beni rahatsız ediyor gerçekten, hele ki son zamanlarda) bu yüzden işleyişlerini, neler yaptıklarını çok bilmiyorum, sadece olması gerekeni kendi aklımda canlandırabiliyorum.

Dün akşam izlemeye başladığım Kanal B'deki programı bu öngörülerimle yorumlama gayretindeydim ki, bir baktım ben gençlik örgütlerinin temsilcilerini değil, siyasi parti liderlerini ve onların yazılı fikirlerini dinliyorum! Hem de konuşmayı pek beceremeyen kişiler tarafından. Elbette ekran önü heyecanı olabilir ama, kendisi ile çelişerek konuşmaktan bahsediyorum ben. Siyaseti ezber söylemlerle desteklenerek slogan atma sporu olarak gören bu arkadaşlarımızı izledikçe insan şüpheye düşüyor, "yahu apolitik olmaları daha mı doğru acaba?" diyerek. Stüdyodaki herkes için bu hava geçerli olmasa da genel anlamda geçerli olan hava buydu! En çok güldüğüm olay ise DSP'li temsilci konuşurken "Hah şimdi şiir okumaya başlayacak", dememe kalmadan şiirle, ak güvercinle sonlandırması konuşmasını son derece manidardı. Bir de ardı ardına hakaretler vardı bir çok siyasiye karşı. Seçim meydanlarını eleştirirken aynı üslubun orada "Genç"ler tarafından sergilenmiş olması umut değil felaket vadediyor gibiydi!

Oysa adam akıllı argümanlar masaya konulsa, üstüne güzel gzel tartışmalar açılsa, durmadan eleştirdiğimiz o "dinazor" takımının yerine güzel bir alternatif gösterebilseydik ya (Gösterebilseydiniz ya)!?! Ne yazık ki bu yapılamadı. Konuşmalardan anladığımda çoğu örgüt temsilcisinin birikimli olmaması, sadece temsil ettikleri partinin sloganvari söylemleri üstünden bir şeyler açıklamaya çalışmalarından ibaretti. Kendilerini ifade edemediler. Baykal'ı destekleyerek, Doğu Perinçek'in bilindik laflarını haykırarak, hakaretler ederek, basma kalıp ekomomik bilgilerle sermaye hakkında çıkarsamalarda bulunarak... (gider bu) siyaset yapılmaz!

Diyeceğim odur ki, eğer siyasi partiler ekranda gördüğümüz şekilde, gençleri siyasete kazandırmaya çalışıyorlarsa aman kazandırmasınlar hemen kapasınlar o birimlerini!!! Kendileri yetmiyormuş gibi bir de klonlanmış genç arkadaşlar fazla bu memlekete! Mümkünse de 45 olsun seçilme yaşı!


Yazının Devamı İçin Tıklayın...