Malezya’dan Türban Yasağına
Gerçekten sıkıldım… Sıkılmaya da devam ediyorum. Bir haftayı aşkındır, mahalle baskısı – Malezya – Şerif Mardin üçgeni bir yana, bir de üniversitelerdeki kıyafet serbestliği (türban serbestliği) üstüne ne kadar popülist açılım yapılacaksa yapıldı. “Bu rüzgardan etkilenmeyeceğim, kendi işime bakacağım” desem de, bugüne kadarmış işte. Paranoya ve korku çanlarının sesini bastıracak kadar çok olup olmadığımızı gösterme zamanıdır!
İran olursunuz dediler, olamadık, Afganistan dediler, yine beceremediler. Şimdi sıra Malezya’da! Ünlü Sosyolog Şerif Mardin’in Ayşe Arman ile geçen haftalarda yaptığı röportaj sonrası bir anda gündeme oturan bu canavar, bu korkunç gerçekle yaşamaya başladık bir anda. Medya en etkin, en tatile ihtiyacı olan, en torpilli kişilerini Malezya’ya gönderdi, Malezya Uzmanı olmamız sağlandı bir anda, daha doğrusu, Malezya’yı nasıl görmemiz istendiyse o şekilde bir Malezya bilgisine nail olduk. Baskın Oran ise Malezya’ya bambaşka bir açıdan yaklaştı haftasonu yazdığı yazısında. İslam bu ülkede bir sınıfsal mücadelenin parçası aslında. Yazıdan anladığımız bu. Ne diyor Sayın Oran; “İslam %52yi oluşturan fakir Malayların %30u oluşturan zengin Çinlilere karşı çıkabilmeleri için bir toplumsal tutkal sayılıyor…” Bumiputra ismi ile anayasalarında da yerleri olan bu Malaylara bir çok ayrıcalık tanınıyor. Ne gibi? “Üniversiteye ve memuriyete girişte kontenjan, otomobil ve taşınmaz alımlarında %5-15 arası indirim vs.” Baskın Oran devam ediyor ve diyor ki “Şimdi anladınız mı İslam neden önemli Malezya’da? Yerli Malayların göçle gelmiş Çinlilerle mücadele silahı!”
Bir de hatırlatma yapalım. Korkuyla gösterilen, “Oruç Polisi” gibi uygulamaların olduğundan dem vurulan ülke 13 eyaletten oluşan bir Meşruti Monarşi. Bu uygulamalar ise sadece 2 eyalette hüküm sürüyor.
“Yav hocam, boş ver Baskın Oran’ı şunu bunu. Sen ne diyorsun? Olur muyuz Malezya?” derseniz de ; “Önce bir adam olalım, sonra Malezya olur muyuz olmaz mıyız bakarız!” derim. Malezya ile korkutuluncaya kadar, babalar gibi bir TCK 301’imiz var mesela. Sonra “Polis Vazife ve Selahiyetleri Kanunu’nda değişiklik Yapılmasına Dair 5681 sayılı yasamız” var ki evlere şenlik! Sendikal hakların neredeyse hiçe sayıldığı bir ülkede yaşıyorsunuz mesela, bu korkutmuyor da bizi Malezya mı korkutuyor! Pehh!
Malezya işi ile bağlantılı olarak ortaya atılan bir diğer tartışma konusu, Amerika’yı yeniden keşfedenleri heyecanlandırdı! Neydi o? Mahalle Baskısı! Aman Allahım, sanki binlerce yıldır yer altında bulunmayı bekleyen bir maden kaynağı yeryüzüne çıkarılmışçasına sahiplenildi bu “gerçek”. Ve hemen bir korku ögesi olarak da kullanılmaya başlandı.
Mahalle Baskısı yüzyıllardır olan bir şey. Mahallenin mahalle olduğu dönemlerde etkisinin çok daha fazla olduğu, şimdilerde insanların apartman dairelerinde bireyselleştiği bir dönemeçte, ister istemez etkisinin kısmen azaldığı, ama asla yokolmadığı bir etki. Ramazan ayında sokakta su içerken oluşan içinizdeki sıkıntı mahalle baskısı mıdır? Yoksa bu Müslüman bir ülkede yaşadığınız gerçeğini bildiğinizden ve oruçlu birisinin sizi gördüğünde su isteyebileceği üstüne oturttuğunuz ahlaksal uyarı sisteminiz midir? Ben ikinci şıktan yanayım. Ancak, aynı Ramazan günü sokakta yürürken birisi gelipte, “Utan mıyor musun ramazan günü sokakta su içmeye” derse ve sizde hemen sudan kurtulursanız, işte bu mahalle baskısıdır!
Mahalle Baskısını tek taraflı ele almamamız gerekiyor aslında. Sınıfsal farkılıklar ile açıklanabilecek bir durum bu çünkü. Eğer ki siz Etiler’de bir alışveriş Merkezi’nde veyahut o yöredeki bir sitede gerektiği gibi bir kıyafet kombinasyonu giymezseniz tepki alırsınız. Olmaz öyle şey demesin kimse. Sokakta kimse sizi çevirip bu ne kıyafet kardeşim demez elbette ama göz ucuyla süzülürsünüz. Rahatsızlığı hissedersiniz. “Bunun burada ne işi var yahu” bakışıdır o. Aileniz bu tarz bir yere yerleştiğinde sosyalleşmek için “mahallenin kurallarına göre” bir standart belirlemek zorundasınızdır kabul edilmek için. Samimiyetle soruyorum, Ulusta veyahut Bahçeşehirde yaşayan islami kesimden bir bayan Eyüp’ün arka sokaklarında bilmemkaç yüz ytl lik türbanı, güneş gözlükleri ve son model arabası ile mahalle baskısını hissetmez mi? Bal gibi de hisseder. Diyeceğim odur ki, tartıştığımız konu bir sınıf sorunudur. Eğer siz Ümraniye’den en azılı abileri dayıları, Bahçeşehir’de ikamet ettirmeye başlarsanız, oradaki hayat standartını yakalamaları için gerekli parayı da ceplerine koyarsanız, bakın ne oluyor, geçin karşıya izleyin bu abi-dayıları. Bahçeşehir’de sizin suyunuza karışıp, “ayıp oluyor” diyorlar mı demiyorlar mı?
Buradan şu sonuca varabiliriz, mahalle baskısı değişik yöntemler kullanarak kendi sınıfını korumaya yönelik uygulamalara devam edecektir. Bu kaçınılmazdır ancak kendi özgürlüğümüz noktasında yaşadığımız sıkıntılar da olursa, sindirilmek yerine karşı durmayı başarabilmeli, “ah vahh, eyvahh” ların ötesinde bir şeyler yapmalıyız! Bunu göze alabildiğimiz noktada birey olarak ben “varım” deme fırsatını elimizde bulacağız. Mahalle Baskısını sadece metropoller üstünden düşünmemek de gerekiyor. Anadolu diye bir gerçeğimiz de var muhakkak. Ancak örnek bazında farklı düşünmemizi sağlayacak bir uygulama söz konusu olamaz orada da. Tekrarlıyorum, sorun “Mahalle baskısı” değil sorun bir sınıf sorunudur! Sorun bu sınıfsal farklılığın kendisini korumak-kollamak için seçtiği araçların göze batmasıdır. Bu ülkede kişi başına düşen geliri 20.000 $ yapın sonra da gelin (şu an korkulan) mahalle baskısını gösterin bana (tabi bulabilirseniz)… Durum budur.
Malezya – Mahalle Baskısı (Baskın Oran’ın deyimi ile 2M korkusu) üstüne bir korku ögesi de, yeni anayasa da yer alması öngörülen üniversitelerdeki kıyafet özgürlüğü üzerinden geldi. Tarhan Erdem’in bir demeci yüzünden canlandı bu tartışma da. Neşe Düzel’le röportaj yapan Tarhan Erdem ” Tabii. İki sene içinde, hiçbir üniversitede başı açık kız göremezsiniz. Çünkü toplumsal baskı yaratılır. Çok kısa bir zaman sonra da insanlar başörtüsü takmamazlık, üniversiteye başörtüsüz gidememezlik edemezler. Riskleri olan bir meseleyi konuşuyoruz burada. Laiklik risk altında. Ama ben o riskin sonuca ulaşacağını, gerçekleşeceğini varsaymıyorum, varsaymak istemiyorum. ” diyordu. (10/09/2007-Radikal) Tarhan Erdem’in istatistiki verilerdeki güvenilirliği açıklamasını da ciddiye aldırdı. “Olabilir mi?” diye ben de düşündüm açıkcası. Böyle bir baskı oluşabilir mi okullarda? Ancak bu “olabilir mi?” sorusu şu gerçekleri gözden kaçırmamıza engel değildir. Önce onlara bir bakalım.
• Başı kapalı bir kadının eğitim hakkını elinden almak ne kadar doğrudur?
• Siyasal simge olarak başını kapayan bir kadının eğitim hakkını elinden almak ne kadar doğrudur?
Ortada bir kere bir kadın ayrımcılığı var. Kimse bunun üstünde doğru düzgün durmuyor. Bu kadın Hakları Sorununu erkeklerin
tartışması da ayrı bir mesele ya zaten… İnançları dolayısı ile veyahut siyasi simge olarak başörtü-türban takılsın ne farkeder? Sarıkla gelinsin ne farkeder hatta? Burada ıskalanan şudur, siz isterseniz palyaço kılığında gelin bu kurumlara, kurulu düzeni bozmaya yönelik bir eylem olmadıktan sonra size ne kimin ne giydiğinden ne taktığından? Bu ülkenin kanunları, koyulmuş kuralları yok mudur? Sorarım yok mudur? Bu kuralların dışına başörtülü birisi veyahut bikinili birisi çıktığı anda siz bu insanlara gerekli cezayı verebiliyorsanız hiç bir sorun kalmaz ortada! Deniyor ki cemaatler üniversiteleri kamplara böler, kargaşa ortamı doğar. Yineliyorum, eğer ki kurallar, cezai şartlar net bir şekilde ortaya konar ve bunlar gerek görüldüğünde yaptırıma dönüştürülürse hiçbir şey olmaz! Hem de hiçbir şey! Sanki bilmemkaçyüz bilinmeyenli bir denklemle uğraşıyoruz da bir türlü içinden çıkamıyoruz sorunun. Durumu bu şekilde anlattığınızda karşınızdaki kişiye, “ama Türkiye şartları, Türkiye gerçeği…” demeye başlıyor. Türkiye Gerçeği istiyorsanız, buyrun önünüzde duran bir Cunta Anayasası var. Siz bu anayasayı istiyor musunuz istemiyor musunuz?
“Özgürlüklerin sınırı yoktur, paçayı kaptırınca kol da gidecektir” deniliyor. Söylediğimiz anlattığımız şeyler kulağa son derece mantıklı geliyor ancak Türkiye’de söz konusu olamaz. “Keşke” deniyor, “ama” deniyor… Tüm samimiyetimle soruyorum o zaman, “Ne yapacağız?”. Türkiye gerçekleri dediğiniz şeyler nedeni ile üniversiteleri (gerçek anlamda) özerk kılmayalım, kılık kıyafeti serbest bırakmayalım… İnsanları başkalaştırdıkça daha da radikalleştirelim (kendi ellerimiz ile) uzaktan şöyle bir bakıldığında her şey tıkırında gözüksün böylelikle Cumhuriyet’i koruduğumuzu söyleyip, üstüne demokrasinin beşiği olduğumuzdan dem vuralım! Oh vallaha hayat ne güzel değil mi?
Demokrasi dediğimiz şeyin altın bir tepside önümüze sunulacağını kim söyledi bize? Var mı öyle bir şey allahaşkına. Ne bekliyoruz? Sihirli bir değnek ile tüm sorunlarımızın çözülüp, bir anda güllük gülistanlık bir ülkede yaşamaya başlayacağımızı mı sanıyoruz? Böylesi bir hayal ile zaman öldürmek, bu zaman öldürüş esnasında “evet, ideali bu ama…” ile başlayan cümleleri kimse haketmiyor bu ülkede! Taşın altına elimizi koymalıyız! Nereden başlamalı peki? Öncelikle “ben ne yapsam boş” söyleminden vazgeçmeli, bu sözün anlamsızlığına kendimizi inandırmalıyız! Bir sivil toplum örgütüne üye olmak mesela? Zor mu? Bir dernek üyeliği çok mu can acıtır ki? Elli yaşında da olsanız, bir yerden başlayacağınız günü ertelemek ne size ne de çevrenizdeki insanlara yarar sağlayacaktır! Bir yerden başlamak lazım, iş işten geçti demeyerek, kendimize güvenerek! Bir ütopyanın tarifi değil bunlar, sadece günlük yaşantımızda hiç zorlanmadan gerçekleştirebileceğimiz hareketler. O yüzden bırakın size dayatılan ülke şartlarını, doğru bildiğiniz şeye sahip çıkın! Bir insanın eğitim hakkını kılık-kıyafetinin engellemesi size mantıksız geliyorsa, karşı çıkacaksınız türban yasağına, kaçarı yok! İslami düşünceye karşı mısınız? Amenna, onun için de mücadele edeceksiniz, ama yasaklama ile tecrit ile bunu yapamazsınız!
Kendisini Laik azınlık olarak değerlendirenlerin de tartışmaya kapalı İslamcı kesimin de birbirinden hiç mi hiç farkı yok ve işleri inanın çok kolay! Olan bize oluyor, olan demokrasiye inancı olan ve hem sağını hem solunu hem arkasını hem de önünü görebilenlere oluyor! Bu iki kesimin de tavissiz doğruları, diyaloğa kapalı dünya görüşleri-dogmaları ile vakit öldürerek yol almaya çalışan bir ülkede Demokrasi istiyorum! Sarıklı Hacı Ahmet için de, mini etekli Ayşe için de. Birlikte yaşamayı öğrenmeyi, bunu sindirebilen bir toplumda yaşamayı arzu ediyorum! Sorarım size, bunun için mücadele etmeye değmez mi?
Saygılar Efendim.

(Henüz değerlendirilmemiş)
tabip ispinoz
2 Eki, 2007
selamlar;
yazınızdan haklılığınız ve feryadınız tam anlamıyla fışkırmış çağatay bey.insanların kıyafetleriyle değerlendiriliyor oluşları hangi özgürlük ve demokrasi anlayışına sığıyor merak ediyorum.
sınıfsal farklılıklarla ilgili söyledikleriniz doğru ve açıklayıcı olmakla beraber sadece sınıf nitelemesi eksik bence.kültür ve eğitim de bu nitelemenin içine dahil olmalı.tabiki;yaşam standardı farklılıkları insanlara hak etmedikleri egemenliklere sahip olma fırsatını veriyor ve hakimiyet alanı kendi gibi olmayanların üzerinde kendiliğinden oluşuyor.
şimdiye dek türban hatta bu tanım yanlış, başını neyle olursa örten ve dindar olan kadınlar üzerinde diğer kadınların özgür, onların ise özgür olmayı dahi haketmeyen sünepe, sindirilmiş, işte siz busunuz tarzı kadın gözüyle bakılıyor.feminist düşünenlerin ikiye ayrıldığını biliyorsunuzdur, estetk ve modernite mi kaygıları acaba.haklarını hayata iki sıfır önde başlayan erkekler gibi elde etmek için bıyık gibi kadın görünümüyle uzaktan yakından ilşkilendirilemeyecek bir protesto ile savunan feministler, bir bez parçası ve kalpte taşınan masum hissiyatlar için kıllarını kıpırdatmıyorlar.enteresan değil mi bu?
ve bir de şu meşhur tanım-mahalle baskısı-:fariza başı örtülü kimseler girdi üniversiteye.sokaklarda mahallelerde uygulanmayan baskı ve haklara müdahale onlar okula rahat girdiklerinde mi başlayacak?bunca zamandır ülkenin pek çok yerinde problemsiz yaşayan insanlar birden bire baskı kurmaya veya tam tersi birden bire etrafın giyim kuşamından etkilenmeye mi başlayacaklar?bu ne garip bir tezattır?akl-ı selim olan bu inanışa nasıl sahip olur?
mahalle baskısı dendiğinde, mahalle her ne kadar mazbut ve muhafazakar bir yaşamı çağrıştırıyor olsa da her ide, her akım, her strateji, her rejim, hatta her hoşgörü bir mahalle değil midir?ve de beraberinde getirdiği prensipler bütünü.sadece vicdan hürriyetinin sıkıştırılması, başkalarını düşünmeden hareket etme zorunluluğu değil midir?
buna binaen şimdiye dek üniversiteye girilmemesi için ellerinden geleni yapan sığ düşünceye sahip bu azınlık ama kendilerini çoğunluğun daima üstünde ve fikirlerini aşağı gören bir azınlık olarak şimdiye dek kurdukları baskı değil miydi?
cumhuriyet bir mahalledir, keza komünizm, keza sosyalizm, keza muhafazakarlık, keza hoşgörü..
yeni taşındığımız mahalle gibi görmek, empati yapmak bu kadar mı zor?korkuyla saçma sapan tarih bilmeden kendimizi olmadık ülkelerin olmayacak yanları ile mukayese etmek daha mı kolay?sanırım öyle…
anayasa ile ilgili problemler de çok mühim dediğiniz gibi, ama bekleyip görmemiz gerekiyor…
ocl
3 Eki, 2007
..bir de “karaktersiz bir toplum kimliğine sahip olduğumuz sürece etek de giydirirler, türban da..” diye yaklaşmak lazım. barbie bebeğin üzerinde mini etek de olsa türban da olsa, onun bir oyuncak olduğu gerçeğini değiştirmezdi. onu bir oyuncak olarak görmemizin nedeni nasıl giydirirseniz giydirin sesini çıkarmamasıdır. “türk milleti” kavramının tekrardan tanımlanmaya çalışması ve alt kimlik üst kimlik muhabbetleri, tamamen bu toplumsal karaktersizliğe hazırlıktı. gidişat da ne yazık ki başarılı olunduğunu gösteriyor.
(yazı için de; aklına,fikrine ve ellerine sağlık..)
Ali
3 Eki, 2007
“Önce bir adam olalım, sonra Malezya olur muyuz olmaz mıyız bakarız!”
dediklerinin altina imzami atarim. ozenle hazirlanmis bu yazi icin ellerine saglik…
ucanbalik
6 Eki, 2007
sorunun ‘sınıfsal’ olduğuna katıluyorum.
‘halk plajlara akın etti, vatandaş denize giremiyor’ meselesi yani..
ucanbalik
6 Eki, 2007
ek olarak- bir başka yorum blogunda yaptığım yorumu aktarayım;
…
Cumhuriyetin kutsanmış çocukları, kendi yaşam alanlarında (kamusal alan) islamcı seçkinleri görmek istemiyor. Bu sanırım onlar üzerinde bir ‘işgal edilmişlik hissi’ yaratıyor.
Çunku, ‘cumhuriyetçi’ seçkinlere göre
‘islamcı’ seçkinlerin yerleri evleri. Onların kamusal alanda daha fazla bulunması hiç de alışılagelmiş bir şey değil. Çunku, kendi yaşam alanlarında bulunmaları için onlar gibi olmaları şart. Eğer yaşam tarzlarından taviz vermek istemiyorsalar, yerleri kamusal alan değil evleri!
Çevre-merkez ilişkisi belki. Çevre, merkeze kaydığından dolayı, merkez(cumhuriyetçi seçkinler) kendilerini bir işgal edilmişlik hissi ile baskı altında görüyor. Bunun sosyolojik adı ise mahalle baskısı oluveriyor.
Ama kendi içlerinde de haşin bir çelişki yaşıyor bu ‘mahalle baskısı’ paranoyacıları!
Türban yasağı ile onlara göre ‘mahalle baskısı maduru’ türbanlı kızları evlerine yani, baskının merkezine postalıyorlar!
Eğitimli, ekonomik özgürlüğünü kazanmış kadınların bu baskıyı hissetmedikleri bir gerçek. Peki, baş örtülü (bazılarına göre türban) kızların eğitim haklarının elinden alınması ile dolayılı olarak bu baskıya maruz bırakmıyor muyuz?
Eğer böyle bir baskı varsa, kadının bu baskıya karşı gelmesi için eğitim alması ve ekonomik özgürlüğünü kazanması şart..
Ama biz bu baskı ile kapandığına inandığımız kadınları o baskının içine atıveriyoruz.
Haşin bir paradoks!
esra
8 Eki, 2007
inanın bu yorumu çok yoğun üzgün bir ruh haliyle yazıyorum … nelerle uğraşıyoruz malezya olurmuyuz olmazmıyız biz ne iran ne ırak nede malezya hiçbiri olmayız bundan eminim .. mahalle baskısı deniliyor ben bir mahallelelice yazayımda hemde eski falan değil yenimahalleli olarak:) mahallede sokakta bişey yok hiç kimse kimsenin ne etlisine nede sütlüsüne karışmıyor bakışları hissed bilirsiniz mahallede yada sokakta ama o bakışlara gereken bakışla cevap verirseniz bir daha sizi rahatsız edecek şekilde bakılmaz , gelelim oruç tutmaya yada tutmamaya ister tutsun ister tutmasım kimse kimseyi bağlamaz artı yada eksi ve yahut günahı yada sevabı açısından ve bu konuda baskı olduğunuda düşünmüyorum misal ben oruç tutuyorum eşim tutmuyor o zaman boğazına bıçak dayayıp illa tutacaksın mı denmeli bumu isteniyor ALLAH aşkına nelerle gündem oyalanıyor önemsiz demiyorum oyalanıyor diyorum turban konusunda baskı var yada olacak soru işaretlerine gelelim gittiğim bir kursta diyanet vakfına ait hayretler içinde kaldığım bir an oldu neden mi oraya öğrenmek için gelen bayanların ( kuran_ı kerim_İ) ne kadar afilli bakımlı ve gayette hani söyleniyorya çağdaş bayanlar (turbanlı yada başörtülü olmayanlar) vardı en bakınsız ve sıradan giden galiba benle arkadaşımdı! neyse peki sorarım size bu insanlara bir baskımı yapıldı yada yapılıyor da oradalar veyahut orada herhangi bir uyarı yada tepki olmadı ki örtülü olmak zorundasınız yada başınızı örteceksiniz diye şimdi ben nediyeyim mahallede sokakta hiç bişey yok anlaşmamazlık açısından yukarlarda var yukarlarda ve şunuda belirtmek isterim kılık kıyafette yapılan uygulamada üni.lerde yani illaki turban takacaksınız yada takmak zorundasınız dayatması uygulanmaya çalışılırsa bir turbanlı ( başı kapalı) birisi olarak bu dayatmaya karşı çıkan bireylerden biride ben olurum kesin …
Lütfen polemiği ve boşa konuşmayı bıraksın siyasiler yada aydın geçinen kişiler de icraata baksınlar kısaca çalışılsın çalışılsın üretilsin şuna bakın ya canlar yitip gidiyor gencecik ana kuzuları gidiyor vatan uğruna buna çözüm uygulasınlar şehitlerimizin ruhu şad olsun mekanları cennet olsun bu kadir gecesi günü dilerim . darma dağınık oldu konu gerçi ne demek istediğim anlaşılmıştır umarım… saygılar efendim
Requiem for a dream
9 Eki, 2007
Türban konusundaki yasakları en başından beri saçma bulanlardanım. Siyasal İslamcı da değilim üstelik:))
Ama bu konuda hassasmış gibi görünen insanların samimiyetine de çok inanmıyorum açıkçası. Örneklemek gerekirse Türban yasağına karşı eylem yapanların arasında türbansız insanlar da vardı ki bu gayet güzel bir durum… Ama sorun şurada başlıyor, iki yıl kadar önce bikiniyle denize girdiği için bir cemaatin linç etmeye çalıştığı bayan için ben hiçbir türban konusundaki özgürlük savaşçısından ses duymadım. Yada ramazanda sigara içtiği için bıçaklanan insanlar için de bir ses çıkmadı bu kahraman don quichote lardan…
Münferit diye birinin üstüne atıyolar bu suçları hep ama münferit abi de henüz yakalanamadı:)))
Hoş benim için heryol mübah olmadığından ne kadar demokratsan al sana o kadar demokrasi durumu sözkonusu değil. Herkese demokrasi diyen saflardanım:))
Ama demokrasinin bile kendisini korumaya ihtiyacı olduğunun da bilincindeyim. Ne yani bir hitler daha çıksa ve gayet demokrat bir seçimle iktidara gelse; demokrasi işte kardeşim adam asar da keser de mi diyeceğiz?
Büyük birader sağolsun bu ülkeye yıllarca komünist öcülerle savaşma görevini verdi; ülkücü abiler yıllarca bu görevi layıkıyla yerine getirdi kahraman oldular mafya oldular vs… Şimdi ılımına yine abd nin karar verdiği bir İslam sözkonusu ve görev bir cemaatle bir partiye verildi ki onlar da gayet layıkıyla hizmet ediyor abd ye…
Bu ülke şu veya bu ülke olmadan önce bu ülkede kaldırılması gerken ağalık şeyhlik üfürükçülük koyun-çoban ilişkisi vs var… İnsanlara insan olduklarını mürit veya koyun olarak yaratılmadıklarını gösterecek bir eğitim verilmeli öncelikle…
Saygılar…
Anonymous
24 May, 2008
Öyle inanıyorum ki Demokrasi savunuculuğu, sivil toplum örgütlenmeleri, özgürlükler, eşitlik hareketleri, egemenliğin gerçek sahiplerine yani millete geri verilmesi, dini inançları ayırmadan eşit gören, saygılı ve toleranlı laiklik konuları hakkında aklı selim olan insanlar hem fikirdirler.
Ne hikmetse devletin tepesindekiler, uzlaşmadan uzaklar, işinden başka herşeye burun sokanlar, sanki farklı yollardan çıkar sahiblikleri varmışçasına devlete zarar verici söylemlerde bulunmayı üzerlerine vazife sayanlar herbiri farlı fikirdeler. Bu işte akıl bir ‘bit yeniği’ arıyor ve buluyor. ABD üzerimizde ikinci büyük oyununu oynattığına inanıyorum. Büyük olasılık odur ki malesef yine kaybedeceğiz.
Bunun çözümü malesef yok. Ne sivil toplum örgütleri ne de farklı başka şeyler. Çok büyük göz ile görülemeyen, dudak ile söylenemeyen, yazı ile yazılamayan çıkar köşeleri var bu ülkede. Bu rant, nema köşelerini korumak için kullanılan bir siyasi söylem, bir kitle kontrol araclarından birdir türban yada baş örtüsü. Ne türban sebestisi ile sağlanması gereken özgürlükler sağlanmış olur ne de türban yasağının devamı ile anlamı amacı kişiden kişiye farklılık gösteren laiklik ilkesini yerine oturtur.
Bu ülke gittikte derinleşecek derinleştikçe karanlıklara gönülecek. Malesef dizginleri elinde tutan halk oldurtulmadığı sürece bu böyle sürüp gidecek.
…Yazın önemli olmuş. Hamd bu yazıyı yazabilme yeteneğini verenedir.