Çağatayca: "Bu denli hastalıklı bir topluma iyi eklemlenmiş olmak, sağlıklı olmanın bir ölçüsü olamaz." Jiddu Krishnamurti

Kadına Kalkan El

BeğenmedimBeğendim (Henüz değerlendirilmemiş)
Loading ... Loading ...


İnsanın zihninde katlanabileceği acıların listesi var mıdır acaba? Sizin var mı? Katlanılamayacaklar arasında akla ilk gelen “evlat acısı” zannedersem. Kendi canınızdan can kattığınız bir varlığın gözlerinizin önünde bir anda yitmesi. “Allah korusun” diyerek başlarız hep böyle haberler duyduğumuzda ve bir de “Allah sabır versin” deriz. Peki, sevdiğiniz birisi tarafından öldürülesiye dövülmek? Bu var mıdır listenizde? Sevgi adına, “kıskançlık” adına eşiniz – sevgiliniz tarafından dövülmek? Ve gerekirse ölümü tatmak? Katlanabilecekler listesinde midir?

Bu yazıya konu olan haber, aslında bir tetikleme işlevi gördü benim için. Türk toplumunda dayağın yeri, dayağın sevgi ile bağdaştırılması ve en nihayetinde tüm bunlar ile kadının aynı düzlemde birleştirilmesi. Haber tam bir sosyo-ekonomik ve psikolojik çıkarımlarda bulunmak adına uzun uzun değerlendirilesi bir haber! Tam bir ders konusu kanaatimce. Daha 23 Yaşında iken kocasının bıçak darbeleri ile öldürülen Özlem Yapıcıoğlu geride hem bir çocuk hem de evlat acısı ile yanan ailesini bıraktı.

Her şey şu görücü usulü dediğimiz çarpıklıkla başlıyor. Bu konuya kısa da olsa daha önceki bir yazımda değinmiştim. Böylesi geleneklerin yanlışlığını görebilmek adına gerçekten de kurbanlar mı vermek gerekiyor? Ailesine yük olmamak nedeni ile görücü usulünü kabul etmesinin altında yoksulluk ve eğitimsizliği görebiliriz. Eğitimsizliği biraz deştiğimizde de İmam Hatip Lisesi Mezunu birisi olarak katsayılara kurban edilmiş bir üniversite yaşamını da görebiliriz.

Bu sağlıksız evliliğin hemen ardından şiddetle tanışan genç kadın neden hemen elinin tersi ile itip bu evliliğe son veremedi? Aile kurumunun kutsallığı bu kadar mı değerliydi O’nun için? Bu kadar erken boşansa ailesi ne derdi? Çevresi ne derdi? Hem bir başına ne yapardı? Daha yeni kafasını sokacak bir “yuva”ya sahip olmuşken hele? Kocasını sevmiş miydi hem? Bilemiyoruz. Geride bize bıraktığı şu sözler var, ” “Kimse onu kötü bilsin istemiyorum, yuvam yıkılmasın…” Yuvası yıkılmadı Özlem’in ancak dünyası gerçekten başına yıkıldı. Kıskançlık denen duygunun hastalıklı bir hal almasının nelere varacağının bir göstergesi oldu yaşadıkları da.

Derin bir analiz olmayacak ama, erkeğin şiddet kullanması neredeyse bir “varlık” sağlaması gibi gözükmekte toplumumuzda. Masaya vurduğunda ses gelmeli, bağırmalı çağırmalı vs. Kendi doğasının gereği diyerek de meşrulaştırabiliriz bunu. Doğanın gereği belki ama “kadın” gibi zarafetin ve kırılganlığın simgesi olan bir canlıya kabalık etme hakkını vermiyor bu adaletsiz güç dengesi (dengesizliği).

Özlem’in ve kendisini öldüren kocasının içinde bulundukları maddi imkânsızlığın getirdiği sorunlar yumağı, eğitimsizlik ruhsal bunalımlara da yol açmış olabilir, her şey mümkün ancak burada asıl üstünde durmak istediğimiz şey şiddetin ölümle sonuçlanmasına kadar olan sürede hiç ama hiçbir şey yapılmaması. Özlem Kocaeli Cumhuriyet Başsavcılığı’na şikâyette bulunmuş bulunmasına ama çevresi ve ailesi tarafından yapılan telkinle “ölüme” gönderilmiş! Şimdi kim hesabını verecek tüm bu olanların? Yakınlarının kendisini gözü yaşlı bir şekilde anıp “keşke…” ile başlayan cümleleri derman olacak mı açılan yaralara? Geri getirecek mi sanki Özlem’i? Aynı gün gazetede çıkan bir haber daha vardı. Polis artık kadına şiddette karşı daha aktif olacakmış. Şiddet riski altında yaşayan kadınların durumu yakından izlenecek. Mağdur kadınlar için işlem yapmayan polislerin şikâyet edilebileceği bir merkez kurulacakmış (kaynak : radikal gazetesi) Türk polisinin son zamanlardaki ruh hali düşünüldüğünde ne kadar uygulanır bu karar? Türk polisi öncelikle kendi içindeki şiddeti çözmeli gibi geliyor bana ama bu başka bir yazı konusu.

“Eti senin kemiği benim”, “Dayak cennetten çıkmadır” gibi söylemlere sahip kültürümüzde dayak ne yazık ki bir eğitim sistemi gibi görülmekte. Unutmuşum, bir de “kızını dövmeyen dizini döven” var. Dayak çözüm değil. Dayak ancak ve ancak bencilliğin en anlamamak istemenin, dinlemezliğin, mağara dönemine ait bir yansıması olmalı. Konuşmanın yeri olmayan bir döneme ait bir şey…

Bu acı tablo keşke bu şekilde son bulsaymış dedirtecek olaylar gelişmiş bu cinayetten sonra. Okuyacaklarınız sıkıcı bürokratik- hukuksal boyutu işin. Ancak alınan kararlar yönünden nasıl bir toplumda yaşadığımızı göstermesi açısından önemli. Erkek egemen bir toplumun nelere mal olabileceğinin üzücü bir kanıtı…

Kocaeli 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yapılan yargılamada savcılık iddianamesinde, sanık hakkında ‘Kasten adam öldürmekten ağırlaştırılmış müebbet hapis isterken, sanığın ifadesine dayanarak cezasında indirim uygulanmasını mahkemeden talep etmiş. Bu ceza indiriminin gerekçesi ise bence atılan dayaklar ve Özlem’e saplanan bıçaklar kadar ağır, kabul edilemez nitelikte. Ceza indiriminin gerekçesi şu şekilde “Sarılmak istedim, kabul etmedi. Beni yataktan attı…” Bu gerekçeye Özlem’in ailesinin avukatı Acurman, “Kadın insandır, mal değildir” diyerek, sanığın cezasının indirilmesi yönündeki talebinin reddedilmesini istemiş. Ancak mahkemenin oy çokluğu ile indirim kabul ediliyor. Ne yazık ki kabul ediliyor. İki erkek hâkimin imzaladığı bu karara, heyetteki kadın hâkim üye Şenay Toprak muhalefet etmiş. Hâkim Toprak, gerekçesinde şunları yazmış:
“… her ne kadar sanık bir kısım savunmalarında maktule olan eşinin kendisiyle cinsel ilişkiye girmeyi reddedip, yataktan atıp hakaret ettiğini savunmuş ise de yargılama sırasındaki beyanında eşini neden öldürdüğüne anlam veremediğini, pişman olduğunu beyan ederek, eşini öldürmeyi gerektirecek eşinden kaynaklanan haksız bir eylem bulunmadığını söylemiştir. Tüm beyanları ve çelişkili anlatımları karşısında, sanığın eyleminin resmi nikâhlı eşini kasten öldürmek suçunun oluştuğunu, olayda maktulden kaynaklanan herhangi haksız eylem bulunmadığı nedeniyle çoğunluğun görüşüne katılmıyorum.”

Yargıtay Başsavcılığı’nın önüne giden dosyada Savcı Seydi Kaymaz’a göre de kocaya ceza indirimi yapılamazdı: “… evlilik hayatında bir eşin her zaman diğer eşin cinsel talebini yerine getirme yükümlülüğü bulunmadığı için..”
Dosya tüm bu hukuki tartışmalardan sonra son aşama olarak beş erkek üyeye sahip Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin önüne gitti. Özlem Yapıcıoğlu’nun kocasını yataktan atmasını, iteklemesini ve hakaret etmesini ‘haksız tahrik’ olarak tanımladı ve kocanın cezasında indirim yapılmasını kabul etti.

Dava bu şekilde sonuçlanırsa karısını hatırlamadığı sayıdaki bıçak darbeleri ile öldüren kocası 9 yıl hapis ile serbest kalacak. Serbest kalsın, kalsın tabii ki ama serbest kalması demek bu adamın savunduğu, bu adamın sığındığı fikirlerin de serbest kalması manasına gelecek. Cinsel ilişkiye girmiyor diye bir kadını dövmek, camdan dışarı bakıyor diye dövmek, taşınmak istemiyor diye dövmek. Kıskançl
ık yüzünden dövmek… Aklınız almıyordur umarım tüm bunları! Avrupa sinemasından kareler değil çünkü bunlar, bunlar yaşanmış ve hala yaşanmakta olan şeyler.

Kendimize sormamız gerekiyor, “Nereye kadar karı-koca arasına girilmez?” diye. Büyük şehirlerin apartman dairelerine hapsedildiğimiz aşikâr. Kalın duvarlarla sokağa, insana kendimizi kapıyoruz. Ama duvarlarımız o kadar da kalın değil aslında. Bağırış çağırışları gecenin bir vakti duyabiliriz her an. “Ne oluyor komşu bir problem mi var?” sorusunu sormaya cesaret etmeliyiz!

Ölümlerin arkasından yazdığım yazılarda derim hep, biz ne dersek diyelim, ne zırvalarsak zırvalayalım gidenler geri gelmeyecek, gelmiyorlar. Özlem’de geri gelmeyecek, nur içinde yatsın. Ama yaşadıklarının bize hatırlattığı bir şey var! Kimse insanoğlunun çağdaşlaştığını filan söylemesin. Çağdaşlaştığımız filan yok çünkü! Katil koca’nın insanlaştığı yok… Sessiz kalan akrabaların insanlaştığı yok… “Sanık, evlilik birliğinin en önemli parçası olan cinsi münasebette bulunmak için eşiyle birlikte olmak istediğinde olumsuz cevaplarla birlikte tehdit edilmiş ve itilerek yataktan atılmıştır, yatağa alınmamıştır. Ağır tahrikte kalmıştır.” gerekçesini ciddiye alan Hâkimlerin Savcıların insanlaştığı yok…

Birazcık daha insan olma umuduyla…

Saygılar efendim.

Konu olan haberin tam metni için : http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=240513

  • hepimiz bir sürüye sığınan zavallı bir kuzu ve hepimiz sürünün bir parçası olmanın verdiği cesaretle bir kurt değilmiyiz ve hep kendi kendimizi yemiyor muyuz?
    cinayetler zekasızca işleniyor, aşklar ,evlilikler sevgisizce yaşanıyor, barışlar sinsice kuruluyor..bütün cinayetler , aşklar , barışlar.. içine girdiğimiz sürülerin onayına sunduğumuz ve hayatın bütün cephelerinde nsanlıktan yoksunuz, yoksunlar..
    insanları anlamak çok zor hele de anlamak istemek..onlarda başarılarından , hayatlarındaki sevinçli, iyi ve güzel anılarından çok. kaybedişlerini, kötü ve başarısız günlerini hep daha çok hatırlamış, onları hiç olmadığı kadar abartmış, kendilerini hep yenilgiye layık görmüşlerdi..ve küçük bir yenilgi, o güne dek kazandıkları bütün başarıları anında silip süpürmüştü sanki…yok etmişti kadınlarımızı..
    aldatılan , hor görülen , kullanılan kadınlarımız…içleri sonsuz bir kış olan kadınlarımız.içlerindeki o sonsuz kışı bahara dönüştürebilmek için hep başkalarına, başkalarının o sonsuza dek dilendikleri sevgi ve onaylarına ihtiyaçları vardı. belki de yoktu ama hep öyle hissettiler. çünkü onlar kadınlarımızdı. kendilerinden kaçtıkça hep yine kendileriyle kaşılaşan geçmişleri belkide..
    başkalarının ışığına muhtaç olduklarını hissedip, başkalarının ışığına muhtaç birine deliler gibi aşık olan kadınlarımız.
    dünyanın en büyük imkansızlığına aşkım, yuvam diye sarılıp felakete uğrayan yürekleri..
    kadınlarımız ah kadınlarımız..
    kendilerini mehvedecek olanı sevmeye, görülen gerçekleri kapatmaya yatkın yürekleri..
    tüm kadınlarımızın şiddetten uzak tutulması ümidiyle. yüreklerinin hep sıcak kalması ümidiyle….yüreğinize sağlıkk

  • Yazdıklarınız gerçekten çok doğru.. ancak bir konuda sizinle aynı görüşü paylaşmıyorum.. ”görücü usulu” adı verilmek suretiyle itici hale getirilen evlilik tarzı, insanların zannettiği gibi görücülerin birilerini görüp ha tamam bunu beğendim, alıyorum dediği bir usul değildir.. ”çıkma” adı verilen ”modern” usulün aksine taraflar kendi çaplarında aşık olmanın verdiği gözü karalıkla ne idüğü belirsiz ailelerin çocuklarıyla birlikte olmazlar.. ayrıca ”çıkma” adı verilen ”çıkma” yöntemde kişiler arzularının sevk ettiği yöne şuursuzca giderler ve birbirimizi seviyoruz nasıl olsa mantığıyla ellerini verip kollarını kaptırırlar.. görücü usulünde de adayların birbirini beğenmesi esas olup belli bir referansla geldikleri için ”çıkma” usulünden çok daha tehlikesizdir.. yani sinemada gördüm ne güzel kola içiyodu, çarpıştık kitaplarımız düştü ve aşık olduk yöntemi kadar riskli de değildir.. bişeyler anlık olarak yaşanmaz.. düşünerek taşınarak olur.. ayrıca sosyal bir varlık olan insanoğlu içinde yaşadığı toplumun güzel hasletlerini de göz ardı etmemiş olur.. haa..sorun nerdedir? sorun zihniyetlerdedir.. sözümona dindar olduğu için adayları doğru düzgün görüştürmeden konuşturmadan evlendirdiğini iddia edenlerin iddiaları da mesnedsizdir.. bunun dinle değil cehaletle ilgisi vardır(islam dini bunu öngörmez).. yanlış evlilikler de burdan çıkmaktadır.. ayrıca Özlem Hanım(Allah rahmet eylesin) da böyle bir durumun kurbanıdır, o sadece kendisine dayatılan sistemden(katsayısı)kaçmış,denize düşmüş ve yılana sarılmıştır.. Eminim belli bir anket yapılsa severek evlendiklerini iddia edenler arasında da şiddetli geçimsizliklerin,cinayetlerin de küçümsenmeyecek sayıda oldugu görülecektir..hasılı kelam olaylara tek bir yönden bakılması doğru değildir.

  • ilk önce bu sitenize tesadüfen googleden bir konu araştırıken rastladım ve ilgimi çok çekti nedenine gelince ben 6 aylık evliyim 29 yaşındayım ve şuanda boşanma davası açtım eşime evliliğimi severek ve hatta ailem istemediği halde kaçarak yaptım,ailem le barıştık telli duvaklı ailece düğün yaptık ama evlendiğimin ikinci haftası şiddete mağruz kaldım inanın şok geçiriyordum tüm hayallerim ve tüm inancım bir anda bitmişti ben ne yaptım dayak yemek içinmi evlendim eşim evlendiğimizde işsizdi eve ben bakıyordum ben çalışıyordum güzel bir işim ve kariyerim vardı ama şuanda işimdende oldum, evliliğin ilk aylarında şiddete mağruz kalmam benim psikolojimi bozmuş ve artık hiç bir şey yapamaz olmuştum şiddete mağruz kalmamın nedeni ise eşimin dengesizce davranışları beni bir köle olarak görmüş olması ve bende baskı yaratması ondan korkmamı sağlaması ona itahat etmem gerektiğini bilmem bunu kendisi söyledi bana beni sevdiğini ve bensiz bir hiç oldugunu söylyen kişi hem beni dövüyor hemde beni sevdiğini söylüyordu evlendiğim günden buyana tam 3 kere daha dayakyedim yeme sebebine gelince marketten geç gelmem, site yönetici ile konuşmam ve sen her şeyi çok biliyorsun diyerek beni dövmesi şimdi ben tam anlatamıyorum yaşadıklarımı çünkü yazsam satırlar yetmez şiddete magruz kaldıktan sonraki günler aileme bahsetmedim ailem duysa eşim için hiç iyi olmaz düşüncesi ile söylemedim ama artık dayanacak gücüm kalmamıştı artık şiddeti bırakmıştı ama bana hakaret ler küfürler ahlaksızca teklifler yapması artık bu evliliği bitirmeme neden oldu hiç bir insan boşanmak için evlenmez mutlu olamk için evlenir ben bu evlilikte çok mücadele ettim ama karşı taraf eğer bunu anlamıyor seni hep eziyor ve hepte eziceğini belirtiyor sana saygı duymuyor çevresine saygı duymuyor ve bir ömür boyu katlanmaktansa yol yakın iken dönmeyi ve büyük bir hayal kırıklığı içinde boşanma davası açarak yoluma devam ediyorum, bu çok acı bir şey bunu ancak yaşayan anlar ama ben 6 aylık evliliğim içnide çok şiddet gördüm ölesiye hatta başıma silah dayıyacak kadar vicdansız bir insan insan bile demek istemiyorum insan daha yeni evli eşine silah dayarmı işte bu insan psikolojik sorunları olan insadır normal insan bunu yapmaz ama ben anlıyamadım ve şimdi mutlu bir yuva hayal edip evlendiğim evliliğim boşanma davası açarak sonuçlanıyor henüz mahkemem daha günü gelmedi ama umarım benim canım yandı başlarının yanmaz çok iyi düşünü ve çok iyi araştırın çok seviyorum çaok aşıgım senin için ölürüm diyen eşinize inanmayın hepsi laf hepsi sizi kazanana kadar

  • “”çıkma” adı verilen ”modern” usulün aksine taraflar kendi çaplarında aşık olmanın verdiği gözü karalıkla ne idüğü belirsiz ailelerin çocuklarıyla birlikte olmazlar.. ayrıca ”çıkma” adı verilen ”çıkma” yöntemde kişiler arzularının sevk ettiği yöne şuursuzca giderler ve birbirimizi seviyoruz nasıl olsa mantığıyla ellerini verip kollarını kaptırırlar.. ” ve “hasılı kelam olaylara tek bir yönden bakılması doğru değildir.” .. bu aslen kendi içinde büyük çelişen cümlelerinden son cümlene katılabilirim sadece. zira mevzubahis olayda geçen de saplanılan kör önyargılardır kadına, namusa, cinselliğe dair. Özlem Yapıcıoğlu ister tırnak içine alınan tarafınızdan aşağılanmış modern dediğiniz aşk diye tabir edilen dünyanın en keyif verici duygusuyla evlenmiş olsun ister sizin mantık ve sağduyu dahilinde tanımlamaya çalıştığınız görücü usulü ile. önemli olan evlenme tekniği değil sonuçtur. ve maalesef hayat alan sonuç da körlemesine bağlanılan bir önyargının eseridir, modernleşme adı altında benim tarafımdan gelişim adı altında kullanılan insanlığa maalesef ki uymamaktadır. her daim kişisel gelişimle toplumların bilinçli olabileceği göz önünde tutulursa kişinin kendi kararlarını verebilmesi adına cesur adımlarla gerçek dünyaya adım atmasını savunurum lakin görüşler ne olursa olsun her daim dediğim gibi önyargı sonsuz bir uçurumdur. kimselerin bir daha o uçurumdan aşağı düşmemesi dileğiyle. sevgiler…

  • @j kendi kararlarını verebilmesi adına cesur adımlarla gerçek dünyaya adım atmasını savunurum lakin görüşler ne olursa olsun her daim dediğim gibi önyargı sonsuz bir uçurumdur. buna katılmıyorum kendi kararımı kendi m aldığım için ve büyük sözü dinlemediğim için büyükler bizde herzman daha tecrübeli ve daha hayata karşı mücadele verip bir yere gelmiş insnalardır neyin ne olduğunu biz gençlerden daha iyi anlıyacak ve bize yön gösterecek kişilerdir kendi kararımın doğru olduğunu savunup çevremdeki insanları hiçe sayarak ve onların eşim hakkınaki tüm söylenenleri göz ardı edip dinlemedim ama şimdi dediğiniz gibi sonuç önemli evet sonuç ortada sonuç ailenin ve büyüklerin yada çevrendeki insanların haklı çıkmış olmaları şimdi soruyorum burda hatalı kendi kararını veren benmiyim yoksa ailemin çevremizin haklı çıkmasımıdır,

  • fıstık’a: kelimelerle kısıtlı anlattığımdan sanırsam ki kendi kararlarını verebilme açıklamam tam doğru yerlere gitmemiş. kişi kendi kararlarını vermekte özgür olmalıdır tabii ki ama çevreden gelen uyarılara kulak asmadan kararını uygulamak en az sadece çevredekilerin söylediklerine göre hareket etmek, kendince hiçbir karar vermemek kadar zararlıdır. ön yargının tehlikesine değinirken aslında objektif olabilmeyi ve resimlere uzaktan bakabilmeyi de kastetmiştim yanlış anlaşıldıysa özür dilerim. ama şahsi dileğim zararın neresinden dönülse kardır umarım yaşadıklarını unutturacak kadar güzel günler yakınındadır.

  • @j
    özürdilenecek herhangi bir şey söz konusu değil,yinede çok incesiniz
    yorumunuz için teşekkür ederim ayrıca, ALLAH güzel günleri herkese nasip etsin

Bu yazıya gelen yorumları Rss Beslemesinden takip edebilirsiniz! RSS 2.0 feed.

Additional comments powered by BackType