Cuntacıları Yargılayabilmek!
Ergenekon Soruşturması sayesinde tekrar gündeme gelen bir konu var; 12 Eylül Cunta Yönetimi ile bir hesaplaşmaya gidilebilecek mi? Bu konu yıllardır tartışılıyor. Kenan Evren katıldığı televizyon programlarında “Öldükten sonra yargılasınlar” diyor gevrekçe gülerek.
Türkiye’de askerin ‘dokunulmazlığı’ bu ülkenin asıl sahibinin kendileri olduğuna dair inançlarından geliyor. Mustafa Kemal’in askeri kimliğini referans alınıyor. Oysa Mustafa Kemal “siyaset için üniformanızı çıkarın” demiştir bu ülke kurulurken. Ne var ki bu söz havada kalmış ve 1960 yılında ilk açıktan darbe ile siyaset-demokrasi sekteye uğramıştır. Bu o kadar acı bir süreç ki; Halkına güvenmeyeceksin, onun doğru nedir sorusuna cevabını kaale almayacaksın, onun adına yönetime el koyacaksın! Askeriyenin sözüm ona ‘elit’ çizgisini sağlayan eğitim sistemi, vesayeti meşrulaştıran yönetim anlayışı bu ülke için en büyük sorunu teşkil etti ve hala da ediyor! Hala “köydeki çobanla benim oyum eşit olamaz” yaygarası koparılıyor. Yahu madem o adamın eğitimsiz olduğunu kabul ediyorsun, o zaman o bölgenin eğitimine, kültürel-sosyal kalkınmasına öncelik vermeye ne dersin(iz)?
Askerin devletin bir parçası olmaktan ziyade ayrı bir devletçik olarak kendini var etmesine o kadar alışmış bir haldeyiz ki… Muhtıralara, sözde demokrasi ayarı veren açıklamalara sesini çıkarmayan bir millet haline geldik, getirildik. Aslında işin kolayına alıştık. Bir problemle karşılaşırsa ülke “Asker halleder” diyerek iç geçirdik. Büyük bir çoğunluk ne yazık ki böyle düşünmeye de devam ediyor. Oysa askeriye dediğimiz kurum en basitinden üstünde yaşadığımız toprakları korumakla yükümlü kişilerden oluşmaktadır. Ötesi yoktur bu tanımın. Ne var ki biz hala savcılarla görüşen askerler ile gün geçiriyoruz…
Cuntanın yargılanması konusunda komşudan ders almak gerekiyor. Yunanistan’da yedi yıl hüküm süren askeri yönetim döneminin neye benzediğini anlamak için Emil Galip Sandalcı’nın 1974 yılında derleme yazılarından oluşan kitabı ‘seyrederken kendimizi’den bir bölümü okumakta yarar var.
Şu yanımızdaki Albaylar Cuntası “nın Yunanistan “ına bakınız. Kuşkusuz Yunanistan , adam başına düşen yıllık geliri şu kadar yüz dolardan, Atina sokaklarının temizliğinden, Yunan ticaret filosunun sağladığı milyonlardan, gece kulüplerinde şımarık milyonerlerin kırdığı tabak sayısından, Onasis “in karısının çıplak poposunun Akrep Adası “nda çekilen fotoğraflarından ibaret değildir. Bugünkü Yunanistan “da binlerce insan tutukevlerinde çürümekte ve işkence görmekte; 1967 darbesinde 14-15 yaşında olup, Papadopulos “un “Hıristiyan Yunanlıların Yunanistan “ı” doktrinine göre yetiştirilen, bugünün üniversite öğrencileri bile Papadopulos “un kardeşi Konstantin Papadopulos “un organize ettiği sivil giysili, deri ceketli özel askerî polis birlikleri ile boğuşmakta; öğrencileri savunan avukatlar polisçe sorguya çekilmekte; çıkmasına müsaade edilen Vradin gibi sağcı gazetelerin sahipleri bile Başbakan Yardımcısı Pattakos tarafından tehdit edilmektedir.
Bir ülkeye bunları yaşatan insanlar cezasız kalabilir mi? Yunanistan cuntacıların yanına bırakmadı yaptıklarını. 1974 yılındaki özgürce yapılan seçimlerden sonra cuntacılar yargılandı ve hepsi ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. İçlerinden yaşayanlar hala hapiste…
İşler bizde ne yazık ki Yunanistan’daki gibi yürümedi. 1980 Askeri Darbe’sinin meşruluğunu onaylamak için kullanılan en sıkı argüman 1982 Anayasası için yapılan referandumda %92 oranında EVET cevabı çıktı. Tıpkı Yunanistan’da olduğu gibi… 12 Eylül ve sonrasında ülkeye huzur geldiğinden dem vurulur bir de. Oysa ki bakılan yer yanlıştır. Hapishanelere, karakollara bakıldığı zaman hiç de ortalığın sakinleşmediğini görebilirsiniz. İşte rakamlar;
• 650.000 kişi göz altına alındı
• 1 milyon 683 bin kişi fişlendi.
• Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.
• 7 bin kişi için idam cezası istendi.
• 517 kişiye idam cezası verildi.
• Haklarında idam cezası verilenlerden 50′si asıldı (26 siyasi suçlu, 23 adli suçlu, 1′i Asala militanı).
• İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis’e gönderildi.
• 71 bin kişi TCK’nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı.
• 98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılandı.
• 388 bin kişiye pasaport verilmedi.
• 30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı.
• 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.
• 30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti.
• 300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü.
• 171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi.
• 937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı.
• 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu.
• 3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi.
• 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.
• Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi.
• 31 gazeteci cezaevine girdi.
• 300 gazeteci saldırıya uğradı.
• 3 gazeteci silahla öldürüldü.
• Gazeteler 300 gün yayın yapamadı.
• 13 büyük gazete için 303 dava açıldı.
• 39 ton gazete ve dergi imha edildi.
• Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi.
• 14 kişi açlık grevinde öldü.
• 16 kişi kaçarken vuruldu.
• 95 kişi çatışmada öldü.
• 73 kişiye doğal ölüm raporu verildi.
• 43 kişinin intihar ettiği bildirildi.
Bunlar bilinenler… Bilinmeyenler vardır bir de… Yaşananlardan etkilenen sayısız aile vardır. Bu ailelerin normalleşme süreci vardır… Bunlar pek kayda kuyda geçmez… (bkz: 80′li yılların öteki çocukları)
Peki biz ne yaptık bu cuntacılara? Sahi bu cuntacılar kimdi?
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Sedat Celasun’dan oluşan Milli Güvenlik Konseyi 12 Eylül Cuntası’nı oluşturmaktaydı. Bu isimlerden ikisi (Nurettin Ersin ve Sedat Celasun) hayatını kaybetti. Cenaze törenlerinde tüm devlet erkanı hazır bulundu. Kendi elleri ile özgürlüklerini aldıkları siyasiler de oradaydı. Merak ediyorum “Nasıl bilirdiniz?” sorusuna hangi duygularla “İyi bilirdik” dediler… Geriye kalan üç emekli komutanın durumu ise evlere şenlik bir vaziyette sürmekte bildiğiniz gibi.
En ön planda olan Kenan Evren sefahat içinde yaşıyor. 02.03.2006 yılı
nda yayınlanan Genç Bakış programında Muğla Üniversitesi öğrencilerinin sorularını yanıtladı Kenan Evren. Alkışlar arasında geçen bir şovdu! Sorulan sorular bir ara o kadar komikleşmişti ki… Muğla Turizmi hakkında bir soru bile gelmişti. ‘Seçkin’ bir öğrenci topluluğu salona alınmıştı bu çok belliydi ama bu manzara bile beni utandırmaya yetmişti. “yine aynı durum olsa yine yaparım” demekten çekinmeyen bir zihniyete sahip ve yaptıklarından pişmanlık duymayan eski bir komutan, onu alkışlayan gençler… Ne güzel bir tablo değil mi?
Gençler bir kenara, politikacılar farklı mı ki? Hepsi el pençe divan durmuyor mu Paşa’ya? 12 Eylül’ü eleştire eleştire bitiremeyen sözde solcu CHP yönetimi değil mi 1982 Anayasa’sının değiştirilmemesi için direten?
Anayasa değişikliği demek bu Cunta Yönetiminin yargılanması için yolun açılması demektir. Ergenekon Soruşturması esnasında “Neden asıl cuntacıları yargılamıyorsunuz?” diye bağıran ulusalcı kesimin gözden kaçırdığı şey, bu yargılamanın Anayasada ‘geçici 15. madde ile’ yasaklanmış olmasıdır!
geçici 15. madde
12 eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak türkiye büyük millet meclisinin başkanlık divanını oluşturuncaya kadar geçecek süre içinde, yasama ve yürütme yetkilerini Türk milleti adına kullanan, 2356 sayılı kanunla kurulu milli güvenlik konseyinin, bu konseyin yönetimi döneminde kurulmuş hükümetlerin, 2485 sayılı kurucu meclis hakkında kanunla görev ifa eden danışma meclisinin her türlü karar ve tasarruflarından dolayı haklarında cezai, mali veya hukuki sorumluluk iddiası ileri sürülemez ve bu maksatla herhangi bir yargı merciine başvurulamaz.
bu karar ve tasarrufların idarece veya yetkili kılınmış organ, merci ve görevlilerce uygulanmasından dolayı, karar alanlar, tasarrufta bulunanlar ve uygulayanlar hakkında da yukarıdaki fıkra hükümleri uygulanır.
Üçüncü dünya ülkelerine yaraşır bir yüz karasından başka bir şey değildir bu madde! Tehlikenin farkında mısınız hikayelerinden ziyade bir gerçek var önümüzde. Bu gerçeği göz ardı etmek huzursuz etmiyor mu sizi?
12 Eylül ve önceki darbelerle yüzleşemedikçe gerçek manada toplumsal huzurun bu ülkeye geleceğinden şüpheliyim! “Aman ne var ki kaç yaşlarına gelmişler zaten bir ayağı çukurda” demekle sorunlar çözülmüyor. Bilmek gerekir ki böyle bir yargılama sonrasında üç kişiyi hapise atmanın dışında asıl ‘darbe’yi mahkum edeceğiz! Kin duygusundan ötede bir istektir bu. Bu isteği sahiplenmek de demokratik bir ülkede yaşamak isteyen her Türk vatandaşının borcudur diye düşünüyorum!
Askeri ‘asker’ olarak kabul etmeyi, sivil hayata müdahale etme lüksünün olmadığını öncelikle kendi algımızda netleştirmeliyiz. Bunu başarabildiğimiz noktada sesimiz daha gür çıkacak, bizim adımıza yapılması muhtemel müdahalelerin önüne bir barikat daha konacaktır. Yunanistan’ın 24 yıl önce yaptığı şeyi yapmak için geç kaldık. Çok geç kaldık hem de. Yaşadığı ülkeye bırakın yaşadığı sokağa yabancılaşmış bir gençliğe dönüşmüşken işimiz zor.
Netekim Vazgeçmek olmaz!
Netekim Yılgınlık Yok!
Mücadeleye devam!
Saygılar…

(Henüz değerlendirilmemiş)
tols
17 Tem, 2008
işte ergenekon, haydi yargıla!
http://www.yuruyus.com/www/turkish/news.php?h_newsid=4545
Çağatay Aktürk
17 Tem, 2008
Tols
Verdiğin adreste yazanlara katılıyorum. Ancak şu var ki “Ergenekon” oluşumu öyle veya böyle bir “pislik”. Açığa çıkması da gerekiyor. “Yeterli olacak mı?” dersen. Hayır derim. Hatta bu konu bir yazıyı hakediyor. Ne var ki şu dava bir başlamalı… Elde neler var bir görmeliyiz…
ocl
17 Tem, 2008
fakat yanlış anlaşıla gelen bir konuya açıklık getirmekte fayda var. hatta bu konuya açıklık getirilmediği sürece bu ülke de zamanımızı gereksiz tartışmalara harcıyor olacağız diye inanmaktayım.
öncelikle yazım sevgili çağatay’ın yazısına cevap niteliği taşımıyor. ayrıca türk silahlı kuvvetleri’nin avukatlığını da yapmak bana düşmez. fakat türk silahlı kuvvetleri geleneğinin içinden gelen biri olarak, ordu ve türk demokrasisi çelişkisi hakkında düşüncelerimi belirtmek isterim.
1.öncelikle türk silahlı kuvvetleri, cumhuriyet döneminde devletin üniter ve laik yapısınının teminatı olmaya talip olmuş değildir. bu asli görev orduya, türkiye cumhuriyeti devleti’nin kurucusu mustafa kemal tarafından verilmiştir. ne var ki o dönemin o şartlarında uniter yapının emanet edilebileceği en organize örgüt ya da kurum ordudur. cumhuriyet’in yeni doğmuş bir bebek gibi olmasına istinaden o dönemde orduya alternatif bir işçi sınıfı ya da gençlik hareketinin ya da orduya alternatif bir örgütlenmenin varlığından söz edemeyiz. biz buna “mustafa kemal, devleti emanet edecek başka bir kurum bulamamıştır” diyelim en iyisi.
2.türk silahlı kuvvetlerinin, üniter,laik devleti korumada evlerimizdeki sigorta kutularından farklı bir fonsiyona sahip olmadığını da belirtelim.ev içinde herhangi bir alıcıda kısa devre ya da akım değişikliği olduğunda her nasıl sigorta devreye girerek elektrik akımını kesiyor, devreyi daha ciddi hasarlardan koruyor ise ordunun da işlevi bu mekanizmadan farksızdır.fakat devre kesildiğinde abdest almak için banyoda olan da o an internette olan da, kitap okumak için aydınlatmayı kullanan da ve hatta mutfakta yemek hazırlığında olan da elektirikten istifade edememektedir. internet kullanıcısı olaya “özgürlüğün kısıtlanması”, kitap okuru olaya “demokrasinin baltalanması” abdest alan ise “dini inançlara müdahale edilmesi” olarak bakacaktır, bu kaçınılmazdır.
3.türk silahlı kuvvetleri tam olarak homojen bir yapı olmadıgından (ve de olmayacağından)
türk demokrasisinin, türk siyasetinin içine düştüğü tüm bunalımlardan sorumlu tutulması da çok acımasız olur. bunu söylerken 12 mart ve 12 eylülden hiç mi hiç haz etmemiş biri olarak, şunu da ekliyorum: “peki bu siyasi çıkmazın sonu niçin hep türk soluna kesilmiştir?” işte bu noktada orduyu suçlarken orduyu “ordu” olduğunu bilerek eleştiriyorum ve 12 mart’ın şartlarını hazırlayanlarla, 12 eylül’ün şartlarını hazırlayanlar ve hatta günümüz ergenekonunu kurgulayanlar aynı olsalar bile, hazırladıkları şartlar çok farklı. yine sigortadan gidecek olursak; evdeki alıcıların elektrik yükü hep bu güçlerce arttırılıp azaltılıyor. sigorta kutusuna ise devreyi kesmekten başka bir seçenek kalmıyor.
4.ordu tam anlamıyla homojen bir yapıdan ibaret olsa, sevgili çağatay düşüncelerinde tamamen haklı olurdu. fakat ordu kendi içinde güç dengeleri olan ve bununla orantılı reaksiyon gösteren bir mekanizma. kısaca 12 eylül askeri darbesini gerçekleştiren silahlı kuvvetler ile günümüz silahlı kuvvetleri farklı dengelerin ürünü olduğunu da açıkça ortaya koyalım.
5.ümraniye’de ele geçirilen bombalar ile türkiye, içinden çıkılmaz bir hale getirildi. fakat “bir iki emekli paşanın 20 el bombası, 3-4 tabanca ve bir kaç yüz cd ile” darbe yapamayacağını, bunun bir kurgu olduğunu, amacın türk silahlı kuvvetleri ile milletin arasını açarak ülkenin t.c’nin süngüsünün düşürülmek istendiğini çok önceden idrak etmeli ve bugun bu anlamsız tartışmanın içinde olmamalıydık. bu adamlar madem bir darbe hazırlığı içindeydiler, bunu emekli olduklarında değil, kuvvet komutanıyken emirlerinde binlerce silahlı güç varken yaparlardı. böyle bir niyetleri olsaydı, bunu amerikaya en muhalif oldukları dönemde değil, amerika ile en iş birliği içinde olduğu dönemde yapardı(ismi lazım değil, şimdi arada bir çıkıp demeç veren paşanın dönemini kastediyorum)
ayrıca bir darbenin hazırlığı yapılsaydı, bu sarıyer orduevinde değil bizzat genel kurmay başkanlığı binasında yapılırdı.
son olarak elbette ordudan demokrasinin bekçisi olmasını beklememeli. fakat türkiye yüz ölçümünün yani 800.000km2 toprağın yaklaşık 350.000km2 si yabancılara satılmış ya da kullanım hakkı verilmişse, silahlı kuvvetler devreyi keser. içeride namaz mı kılınıyor, kitap mı okunuyor ya da internetten mi yararlanılıyor, onun mütalasını yapmayacaktır. nitekim ordu en fazla “ordu” dur. sınıf çelişkisinin ya da gelir dağılımının adaletsizliği onu enterese etmez. egemen gücü, yani devlet bekasını korumakla mükelleftir. bu görev de ona ulu önder tarafından biçilmiştir.
saygılar..
co2s2
17 Tem, 2008
daha önceki bir konuşmamızda benzer bir konuya değinmiştim ancak bu yazı vasıtası ile tekrar belirtmek isterim.
usul olarak yanlış bir şeyler var. bu şekilde olmamalı.
Fikret
17 Tem, 2008
Bu konu üzerindeki düşüncelerim ocl ile örtüşüyordu ancak nasıl ifade edeceğimi, nasıl kelimelere dökeceğimi bilemedim. Aklımdakileri okumuş desem yeridir. Bu konuya ekleyebileceğim tek yorum, Nasreddin Hoca fıkrasının sonu olabilir, “hırsızın hiç mi suçu yok a dostlar?”
Çağatay Aktürk
17 Tem, 2008
Sevgili Ocl, öncelikle uzun uzun yazmışsın, emek harcamışsın. Seni daha aktif görmek isterim bu sayfalarda :)
Şimdi;
Tam da benim eleştirdiğim şeyi söylemişsin aslında.
Askeri yapının homojen bir yapıya sahip olması elbette düşünülemez. Ancak ‘yüksek askeri şura’ diye de bir şey var. Burada görevlerine son verilen binlerce asker var. Haklıdır haksızdır bunu sorgulamıyorum ama bir standartın korunduğu gerçek!
Şu yönde söylediklerine elbette katılıyorum, dönemin şartlarında belirli güç dengeleri askeriye içinde etkili olur. Kötü olan şu ki hangi güç kendisini ‘hakim’ hissederse hissetsin kendisini bir ‘sigorta’ olarak görmekte. Yahu tamam hadi diyelim Cumhuriyetin ilk yıllarında bu görev askere verildi. (Bu da tartışılır uzun uzun…) Peki ya şimdi? “orduya alternatif bir işçi sınıfı ya da gençlik hareketi” şu an yok mu? Yeterli seviyede değil diyebilirsiniz ancak bunun sorumlusu da militarzim değil de nedir?
Sigortalara ihtiyacımız olmadığına innmamız lazım. Kendi kendimizin sigortasıyız biz! Esas duruşta emir alıp verenlerin gölgsinden sıyrılmalıyız!
ocl
17 Tem, 2008
sevgili çağatay kardeşim..
ben kendime ayirdigim zamanların bir bölümünü senin yazılarını okuyarak geçiriyorum ve de büyük keyif alıyorum. çoğunlukla kahve&sigara ikilisiyle takip ediyorum diğerlerinden farklı olarak bu sefer kahveyi büyük bardağa koydum ve rehavete kapıldım sanıyorum, beni yazmaya iten ana unsur olabilir (:
nacizane; 22 temmuz seçimleri sonucu türkiye'de devre kesici bir mekanizmanın gerekliliğini yeterince ortaya koymuş olmalı diye düşünüyorum. demokrasiden yana hiçbir rahatsızlığım yok. bu; "sokaktaki her iki adamdan" birinin özgür iradesiyle ortaya koyduğu bir tercih olsa, sanırım seçim sonuçlarını sosyolojik temellere oturturken daha farklı bir dayanak noktamız olurdu. ama benim de çoğu insan gibi seçim sonuçlarının meşruiyeti konusunda ciddi şüphelerim var.
georghe w. bush'un ilk seçiminde al gore ile çekişmesini hatırlıyorum. seçimi al gore'un kazandığı abd'de ulusal kanallarda geçmesine rağmen, florida'daki oylar tekrar sayıldı ve bush sandıktan şaibeli olarak çıktı.sonrasında malum, terorist avı projesi nedeniyle "dünyanın en gelişmiş toplumu" ona 2. defa başkanlık vizesi verdi. diğer yandan ülkemizde r.t.e'nın partisi açılan tüm sandıklardan en az %25 oy alarak seçimi tamamladı.
diğer bir yandan 2005 yılında bazı çevrelerce akp'nin $100 milyar gibi bir finansman gücü olduğundan bahsediliyordu, 3 sene geçti aradan, finansal imkanlarının azaldığını pek sanmıyorum.
şimdi, iyi niyetimize dayanarak umuyoruz ki, türk milleti topyekün gece yatağına girip uyusun ve ertesi sabah zihinleri tamamen arınmış bir şekilde hak ve hurriyetlerini elde etmek adına hayatta kalma faaliyetlerini bir yana bırakıp organize bir iradeyi oluştursunlar.(ki bizim işçi sınıfımız bile haklarını mücadele ederek kazanmış bir işçi sınıfı değil.kendilerine uygun görülen haklardan istifade edebiliyor ancak..) ben bu tablonun içine böyle bir hareketi resmedemiyorum. zorluyorum ama.. ı ıhh..
nihayetinde, türk silahlı kuvvetlerinden böyle zor şartlarda medet umulmaması konusunda hem fikiriz. çimlerimizde çocuklarımızla, sevgilimizle vakit geçirirken bahçemizin önünde postallı,yeşil uniformalı ve eli silahlı adamlar görmek istemeyiz. ama yaşarken de böyle bir grubun varlığından haberdar olarak yaşamalıyız diye düşünüyorum.
şöyle bir senaryo yazayım hemen (kendi hayal gücümle limitli olmak üzere) paşalar yarın sabah tutuklanıyor olsunlar ve ergonekon soruşturmasının ikinci perdesi ile biz yarın sabah karşılaşıcak olalım. biri emekli jandarma genel komutanı olan iki kıdemli paşayı, ifadesine baçvurmak üzere gözaltına alıp pkk militanlarını dahi koymadığınız f tipi hücrelere koyacaksınız. vakit-taraf-zaman gibi bilboardlarınızda bir güzel paralayacaksınız, darbeci generaller diye yapıştıracaksınız etiketi.. silahlı kuvvetlerin tecrübeli üst kadrosu (yüksek askeri şura) bu tip dolduruşlara karşı talimlidir. fakat harb okulunun ateşinin henüz sönmediği genç subayların, kurmayların gururunu incitir bu olaylar. kendilerini birşeyler yapmak zorunda hissedebilirler. (tıpkı 21 mayıs talay aydemir hadisesinda olduğu gibi) bir grup genç subay komutalarındaki askerlerle cumhuriyet başsavcılığına girip zekeriya öz ile çıkarlarsa ve bu hareket nihayetinde bastırılır, failler cezalandırılırsa..işte o gün türkiye federe islam devletininin kurdelesi kesilmiş olurdu diye inanmaktayım sevgili arkadaşlar. vakitli, zamanlı ve taraflı basın bunu bir demokrasi zaferi olarak ilan etmekte bir an bile beklemez, hocaefendinin atatürk havaalanına inişi televizyonlarda canlı yayınlanırdı. tabi bunlar benim kurgum, adı üstünde senaryom. ama "silahlı kuvvetsiz" bir şekilde siz devam ettirebilirsiniz. böyle bir ortamda da "anayasal haklardan", "laik eğitim ve hukuk sisteminden" "ulusal çıkarlardan", "egemenlikten" ne derece bahsedilebilir, takdir sizin..
AYDIN
19 Tem, 2008
(Sivil ya da askeri farketmez) Darbe geri gitmektir (gerçek irticadır). Darbeyi savunlar gerçek mürtecilerdir. Gelişmemiş olan ülkelerde uygulanan bir yöntemdir. Halkın (dolayısıyla seçilenlerin ya da seçilmek isteyenlerin) istekleri, dardeyi yapabilcek olanların işine gelmediğinde darbe yapılır.
Halk, isteklerini siyasi partiler yolu ile yönetime iletir. Yönetime ilettiği şey doürudan yönetimin kendidir. Gelişmiş ülkelerde siyasi problemler, kanunlardaki eksiklerin giderilmesi ile, yetersiz kaldığında da seçim yolu ile düzeltilir. Günümüzde, bir ülkenin siyasal gelişmişliği, laikliği ve demokratikliği ile ölçülendirilmektedir. Darbeyi, demokratikliğe karşı yapılan anti-demokratik bir eylem olarak görmekte yarar vardır. Seçimlerde yapılan usulsüzlükler de anti-demokratiktir. Seçimlerde yapılan usulsüzlükler ne kadar iğrenç ise darbe de benim için o kadar iğrençtir. Mantık dahilinde anlaşıması gereken: ordunun ancak ve ancak devletin organlarına karşı girişilebilecek silahlı bir saldırı halinde, yürürlükteki yönetmelik dahilinde görevini yapmak, organları korumaktır. Silahsız saldırılardan koruma görevi diğer organlara bırakılmalıdır. Atatürk’ün ordu mensuplarına dair bir ayrıcalık tanınması fikrine sahip olduğunun kalıtlanması, bendeki Mustafa Kemal’in iyi niyetine olan inancımın yitip gitmesine neden olacaktır.
Orduyu bir sigortaya benzetmek üstün körü bir benzetme olur. Nitekim, sigorta benzetmesine indirgenemeyecek karmaşıklıktadır. İllaki, sigorta benzzetmesi ile anlattığımızda anlayacak iseniz: Eskiden kullandığımız “buşonlu sigortaları” artık çağatay’ın yazısında güzelce bahsettiği “Anahtarlı otomatik sigorta” ile değiştirmenin artık zamnınıdır.
Artık 20. yüzyılın ilk çeğreğinde değil, 21. yüzyılın ilk çeyreğindeyiz. 22. yüz yılın ilk çeyreğini bu günden kestiremeyeceğimizde hem fikir isek, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde de 21. yüzyılın ilk çeyreğinin kestirilemeyeceğini içimize sindirmek zorunluluğumuz vardır. Bugün yapılan tartışma “bu günden 22. yüzyılın insanlarının yönetim düzenini şekillendirme küstahlığı elbette ‘abesle iştigal’ olur” diyebilme gelişmişliğine erişip erişemediğimizin gizli tartışmasıdır.
Artık, inkılapları siviller yapmalı…
ocl
20 Tem, 2008
öyleyse “28 şubat 1997′den bu yana biz siviller olarak, yabancı sermaye ile işbirliği içinde olan irtacai faaliyetlere karşı ne yaptık ?” sorusunu sormak gerekir. acaba biz siviller olarak elektriği tüketmeyi öğrendik mi ki sigortasız bir yaşam talep edelim..
Çağatay Soylu
5 Kas, 2008
Ben bu konuda Çağatay bey e katılıyorum artık bir sigortaya ihtiyacımız olmadığını anlamamız lazım.Şayet bir sigortaya ihtiyacımız bile olsa; Ben darbenin Devletin,organlarının çöküşünü hızlandıracak bir çözüm yolu olduğuna inanıyorum.Bakın askeri yönetimler bizlere neler kazandırmış? Üstelik askeri yönetimin beğenmediği sisyasi partiler, siyasi oluşumlar, siyasi kişilikler tekrar kaldığı yerden devam etmemiş mi? Anayasadan başka neyi değiştirebilmiş Askeri yönetim? Ama biz bence hala akıllanmadık Mustafa Kemal’in kendi kendini yönet felsefesini kavrayamadık! Hep istiyoruzki birileri bizim seçtiklerimizi, oy felsefemizi beğenmesin yıksın yerine yenisini getirsin. Yazık bize, Atatürk ilkeleriyle büyüyen yetişen kendi kendini yönetemeyen bizlere çok yazık gerçekten.