Çağatayca: "Bu denli hastalıklı bir topluma iyi eklemlenmiş olmak, sağlıklı olmanın bir ölçüsü olamaz." Jiddu Krishnamurti

Çağatayca Röportajı

BeğenmedimBeğendim (Henüz değerlendirilmemiş)
Loading ... Loading ...

Bir buçuk ay önce Galatasay Üniversitesi’nden Tolga Çevikel Türkiye’deki politik bloglar hakkında yaptığı doktora projesi için benimle bir röportaj talep etmişti. Açıkcası Türkiye’de yorum blogları üstüne bu tarz bir araştırmanın yapılmasına çok sevinmiştim. Tolga’nın röportaj teklifini seve seve kabul ettim. 26 Mart 2008′de Beyoğlu Cafe İst’te gayet rahat ve samimi bir ortamda yapılan röportajın tam metni bugün elime ulaştı.

Bu arada hatırlatmakta yarar var. Bu röportaj sadece Çağatayca ile sınırlı değildi. Türkiye’deki bir çok politik yazılar yazan blogla röportajlar yaptı Tolga Çevikel. Röportajını yayımlayan Pakvizyon’a da bir bakmakta yarar var.

Akademik bir çalışmanın içinde “veri” değeri taşıyan bu röportaj deşifresi, zaman zaman sizler tarafından bana sorulan bir çok soruya da ışık tutuyor. Bu bağlamda kendimi ifade etmek adına değerli bir röportajdır bu benim için. O yüzden sitede de yayınlamayı uygun buldum.

26.03.2008

Mart 2007’de yazmaya başladın Çağatayca’yı, değil mi?
20 Mart 2007’de başladım tam olarak. 109 yazım var, çoğu makale bunların; gündem hakkında, Türkiye hakkında, kimi zaman uluslararası mevzular hakkında. Bunun yanında sayıları çok az olmakla birlikte kendimle ilgili şeyler de var.

İlk blogun muydu bu?
Evet, ama blogumun başlangıç ismi keep-clubbin (keep clubbin’in salonu) idi. Ekşi Sözlük yazarıyım, oradaki nick’im bu benim. Sözlük’te bir aylık ‘kafa izni’ denilen bir uygulama var, hesabınızı donduruyorsunuz. Ben de bir kafa iznimde blog yazmaya başlayayım dedim, bakalım ne oluyor? O bir ay yazdım bloga. Yazdıklarımın birkaç kişi tarafından da olsa ciddiye alındığını görüp, yorumlar yazıldığını fark edince, işi daha ciddiye aldım ve daha fazla yazmaya başladım. İş, benim başlangıçta öngördüğümden daha ciddi hale gelince, keep-clubbin ismi sitenin ciddiyetini taşımamaya başladı. Ben de kendi ismimle ilgili, cagatayca.com’u satın aldım.

Yazmaya başlamadan önce blogları takip ediyor muydun?
Evet, Türkçe olanları. Gazetelerden, televizyonlardan farklı bir şeyler bulmak istediğimde, bloglar son derece keyifli oluyor. Hem farklı bakış açıları sunuyorlar, hem yeni insanlarla tanışmanızı sağlıyorlar. Oradaki insanlar, blog yazarları ulaşılamaz kimseler değiller, sizinle sohbet ediyorlar.

Ne kadar sıklıkla yazıyorsun blogunda, seni yazmaya iten ne oluyor?
Bu iş, tamamen gönüllülük esasına dayalı. Gündelik hayatınızdaki terslikler, sıkıntılar yazma sıklığınızı etkileyebiliyor. Benim mesela geçen ay, son derece kişisel nedenlerden ötürü, bir aylık bir boşluğum oldu. Ama normalde, en fazla üç günlük aralarla yazıyorum, gündemi takip ederek, neler olup bittiğine bakarak. Eğer gündem biraz karmaşıksa şimdiki gibi (Ergenekon vs.) biraz daha bekliyorum, bakalım neler çıkacak diye. Gündemi neticede gazetelerden ve televizyondan takip ediyorum. Kısıtlı bilgi geliyor en başta, hemen o bilgiye göre yazmak doğru gelmiyor bana, çok başka şeyler de çıkabiliyor sonra.

Blog yazmak ne kadar vaktini alıyor?
Bir yazıya en az iki saatimi veriyorum. Araştırmayı yapmak, fotoğrafları bulmak vs. dâhil. Ama bazı yazıların ön araştırması da oluyor, o zaman daha fazla. Uzun yazıyorum ben daha çok, bu kişisel bir tercih. Kısa yazılır bloglar genelde, hatta kısa yazarsanız daha çok okunursunuz. Ama bu, blogları köşe yazılarından ayıran en güzel özelliklerden birisi bence. İstediğiniz kadar yazıyorsunuz; yazı işleri müdürünüz, 7 bin vuruş yapmışsın, 5 bine düşür demiyor size. Konuyla gerçekten ilgilenen, bilgi sahip olmak isteyenler var, zaten zamanla kemikleşen bir okuyucu kitleniz oluyor. Uzun yazdığım için hiç eleştirilmedim.

Blogunu takip edenleri ‘okuyucularım’ olarak tanımlıyorsun, değil mi?
Evet, okuyucularım benim onlar. Beni en fazla motive eden de onlar zaten.

Okuyucularınla ilişkilerin ne yollarla kuruluyor daha çok?
Bloglar sayesinde yakın arkadaş olduğum insanlar var. Birçok yeni arkadaşım oldu. Bir de üniversiteye hazırlanan birçok insanla temasım oldu. İletişim fakülteleriyle ilgili bir yazım var benim, ‘yol yakınken vazgeçin’ diye bitiyor, liselilerden o yazıyla ilgili çok geri dönüş oluyor.

Yazılarına gelen yorumlara pek fazla müdahil olmuyorsun?
Yorum kısmında, okuyucuların kendi aralarında tartışma döndürmesi çok keyifli, o benim daha çok hoşuma gidiyor. Ben zaten söyleyeceğimi yazıda söylemiş oluyorum. Ama tabii bu katı bir kural değil. İlk zamanlarda ben de her seferinde yazardım.

Blogunu kaç kişi takip ediyor ortalama? Bu sayıyı arttırmak için bir çaba gösteriyor musun?
Yazılarımı mail yoluyla şimdilik 30 kişi takip ediyor. Rss readerlardan da bir çok kişi takip ediyor. İnsan, okuyucu sayısının artmasını tabii ki istiyor. Ama blog, tarzını oluşturduktan sonra kendi okuyucusunu da yaratıyor. Ben artık kendim hakkında ya da eğlencelik birtakım şeyler çok fazla yazmıyorum. Başlangıçta yapardım bunu tek tük, şimdi onu talep eden bir kitle yok artık. Sayıyı arttırmak için, Sözlük’ten yararlanıyorum bazen. Sözlük’te, blogumda yazdığım konuya yakın başlıklara, blogdaki yazımın linkini veriyorum. Oradan çok geri dönüş oluyor, bir gecede 300 kişi gelip yazımı okuyabiliyor.

Mesafeli durduğun, hiç bulaşmayacağın konular var mı blogunda?
Hayır, gizli saklı bir şey yapmıyorum ki. İsmim soyadım var, Google’dan aranınca dahili numarama kadar bulunabilirim. En başta yaptığım gibi tırnak içinde bir rumuz altına saklanmak, işin ciddiyetini bozan bir şey. Yazdıklarımı sahiplenmem lazım benim, imzam olmalı. Yazdıklarım TCK’ya uygun, kuralları biliyorum.

Yazarken nelere dikkat ediyorsun?
Gazetecilikte bize öğretilen, tarafsız haberin olmadığı. Benim söylemlerimin de elbette bir tarafı var, ama ben meselelere olabildiğince iki taraftan bakmaya çalışırım, bir tarafın sözcülüğünü yapmam. Bakın olayın bir de bu yönü var demeye çalışırım. Türbanla ilgili bir yazım var mesela. AKP’ye karşısınız, türban yasağına da karşısınız, türban özelinde türbana karşısınız, bunun oy toplama aracı olduğundan da bahsediyorsunuz. Tüm bunları birlikte verdiğiniz zaman, insanlarda bir soru işareti uyandırabiliyorsunuz.

Senin bloguna yorum yazanlar, genellikle diğer blog yazarları mı?
Hayır, hatta tam tersini söyleyebilirim. Blog
yazarları, bence çok az blog okuyorlar. Bu, yorgunluktan kaynaklanıyor olabilir. Ben de kendimi bu durumda bulabiliyorum bazen. Gerçek blog okuyucuları, blog yazmayanlar ama, bundan eminim.

Benzer konularda yazan ya da benzer politik eğilimlere sahip blogları, bir cemaat olarak düşünmek mümkün mü sence?
Keşke öyle olsa. Türkiye’de bu blogosfer denilen şey, henüz oturmadı. Kişisel bloglar çok daha popüler, ufak da olsa para kazananlar da onlar. 2 bin, 3 bin tekil ziyaretçiye ulaşanlar var. Okumak Türkiye için lüks, gazete bile okumuyoruz. Benim blog sloganım da bu o yüzden: Ne olur günlük gazete okuyun. En azından böyle bir cemaat varsa bile, ben onun içinde değilim şu an.

Türkiye medyasının en önemli sorunları neler sence?
Elbette çok sorunlu bir alandan bahsediyoruz. Çalışanlar için hiçbir güvencenin olmadığı bir alan. Stajyerliğin korkunç bir şekilde, bir iş görme aracı olarak kullanıldığı bir alan. CNN Turk’te 2002’de, yaklaşık 200 tane stajyer, giderleri 200 dolar olduğu için işten çıkarıldı. Ünsal Oskay’ın bir lafı vardı; “biz size pis bir denizde yüzmeyi öğretmeye çalışıyoruz” demişti ve özür dilemişti. Çok fazla pislik var. 2 yıl boyunca hiç para almadan çalışan arkadaşlarım vardı, hala değişen pek fazla bir şey yok. Radikal mesela, demokratik bir gazete olarak görünebilir. Ama 40 çalışanını bir anda işten atabiliyor bu gazete. İsmet Berkan iyi bir insan olabilir ama neticede bir kartelin gazetesidir Radikal. Sonuçta ortada büyük paralar dönüyor, siz de o paraya bağımlısınız. Perihan Mağden sivri dilli yazıyor ama kendi çıkarlarına en ufak zarar geldiğini düşünürlerse, kapı dışarı ederler onu da. Bu kadar basit.

Bloglar, nasıl açılımlar sağlayabilir sence?
Özgür medya diye bir şey çıkacaksa buradan çıkacak. Bağımsızsınız, sadece otokontrolünüz işliyor. Bir yazı işleri müdürünüz yok mesela. Türkiye’de ama bu işin biraz daha öğrenilmesi gerekiyor. Amerika’da mesela gerçek bir blogosfer var, kaybolursunuz içinde. İnanılmaz radikal söylemler; satanist bloglar, ciddi faşist bloglar var. Bunlar engellenmiyor ama hiçbir şekilde. Bizde WordPress’in kapatılma nedenini biliyorsunuz, Adnan Hoca yüzünden koskoca WordPress camiası sonlandırıldı. Orada ise insanlar, bunu düzenli olarak, aksatmadan blog yazıyorlar, siz de istediğiniz bilgiye anında ulaşabiliyorsunuz. Türkiye’de ise bu iş, genel anlamda hobi aşamasında. Ama burası yeni bir medya ve ileride değere binecek. Değer verildiğini, hükümetlerin engellemesiyle karşılaşmaya başlamalarından anlıyoruz. Ben endişeleniyorum mesela, Blogspot da engellenir mi diye. Çünkü bir anda yazılarınız gidecek. Elbette girmenin başka yolları var tabii ama, bu tarz teknik bilgilere herkes sahip değil ne yazık ki.

1970’lerde bir bildiri dağıtmak için, geceleri gençler dışarı çıkarlardı, yakalanırlardı, işkence görürlerdi. Biz ise şimdi bir tıkla dünyaya istediklerimizi yayabiliyoruz. İnsanlar bunun ciddiyetinde değil henüz, bloglarını arkadaşlarına yazdıklarını zannediyorlar. Yok böyle bir şey, Atlanta’daki adama da yazıyorsun aslında. Bu nimetin farkında değiliz Türkiye’de. Belki ironik ama İran ve Çin, şu anda blog konusunda en yukarıdalar, bunlar en fazla denetimin yapıldığı, baskının uygulandığı ülkeler bunlar. ABD’de de çok ciddi bloglar var, bu bloglardan çok ciddi paralar kazanılıyor. Bloglar sadece yazılı da değil artık, podcast’ler var, videoblog’lar var. Bir arkadaşımla videoblog projemiz var; her hafta bir konuk alalım, kaydedelim, isteyenler görüntülü olarak konuşulanlara katılabilsinler istiyoruz. Ekşi Sözlük’ün radyosunda, pazarları program yapıyoruz üç arkadaşımla, onların kayıtlarını alıyoruz ve yayınlıyoruz. Şu ana kadar blogumdaki üç programın download edilme sayısı 300’ü geçti.

Tek tıkla, tüm dünyaya istediğiniz her şeyi gönderebiliyorsunuz. Bu, çok ciddiye alınacak bir şey. İstedikleri şeyleri söyleyebilmek için bu ülkede bir sürü insan öldü. Üstelik bir sokak ötesine bile söyleyemeden. Şimdi bu imkân varken, bizim, gençlerin bunu sonuna kadar kullanmamız lâzım. Korkunç bir tüketim toplumuyuz zaten, her şeyi tüketmemiz isteniyor bizden. Bari şurada bir sayfa bir şey üretin. İnternet, Facebook’tan, Ekşi Sözlük’ten ibaret değil ki. İnterneti tüm gücünüzle kullandığınız zaman, sizden güçlüsü yok. Kendi evinizden tüm dünyaya televizyon yayını bile yapabilirsiniz. Bu gücün farkına varmıyoruz, farkına varanlar ise hükümetler. O yüzden Youtube’a kısıtlama getiriyorlar, bunu boşuna yapmıyorlar, bunun bir güç olduğunun, iyi kullanıldığı zaman insanları etkileyebileceğinin farkındalar.

Blogları, tırnak içinde sıradan insanların yazması, ne getiriyor, ne götürüyor sence?
Bence, öncelikle samimiyeti sağlıyor bu. Kapı komşunuzun ne düşündüğünü anlamaya başlıyorsunuz, sizden birisinin ne düşündüğünü yani. Uzmanlık meselesi tartışılabilir tabii. Gündem hakkında yazanlar, uzmanlaşmadan yazarlarsa zaten iş komik bir hal alır. Ben bazı yazılarımı birkaç gün, hatta bir hafta araştırma yaptıktan sonra yazıyorum. Bunu tabii aslında herkes yapabilir. Benim farkım nedir? Haber yazmayı biliyorum, onu eğitimini aldım. Gazetelerde yazılanlara genel yaklaşım Türkiye’de, “ya oradan yazması kolay tabii” şeklindedir. Yanı başınızdan birisi yazdığı zaman ise, belki söylediklerini kabul etmezsiniz ama bir soru işareti oluşabilir kafanızda. Benim yazdıklarım, insanları yönlendirmek gayesinde olan şeyler değil, insanların kafasında bir soru işareti oluşturabileyim yeter bana.

Milliyet gazetesinin blog sayfasını takip ediyor musun?
Birkaç defa baktım ve beğenmedim. Elbette iyi şeyler olabilir aralarında. Milliyet ambleminin altında blog yazmak, bana o gerçek bağımsızlık duygusunu vermiyor. Çünkü siz oraya girdiğinizde, Milliyet’e tırnak içinde para kazandırıyorsunuz, ona hizmet ediyorsunuz. Bu, kişisel bir tercihtir tabii ki. İnsanlarda ‘Milliyet’te yazıyorum’ hissi uyanıyor olabilir. Gerçek blogger’lıkla bunu bağdaştıramıyorum ben ama.

  • Blogların işlevleri konusundaki fikirleriniz kesinlikle doğru.Benim de gözlemim blog yazarlarının çoğunun teması kendi kişisel halet-i ruhiyelerinin tasviri ve bilişim bilgisi üzerine konumlandırılması.Fikir-yorum veya herhangi bir konuda bilgiye dayalı blog sayısı oldukça az aynı zamanda bu tür bloglara da ilgi az.Bu tablo da blog okurlarının kültür düzeyleri ile alakalı.Henüz elindeki silahın menzilini kavramış blog yazarları yok ama ileride dediğiniz gibi medyanın altyapı unsurlarından önemli ayaklarından birinin bloglar olacağı kesin.

  • Tespitlerinize katılıyorum Çağatay Bey,
    bu güzel alemde nice hayırlı yıllara…

Bu yazıya gelen yorumları Rss Beslemesinden takip edebilirsiniz! RSS 2.0 feed.

Additional comments powered by BackType